Where's your will to be weird?


YARDIM: hayatımı mahvetmek üzereyim.



ben buna aspidistra kompleksi dedim (tıklayınca şey oluyo bütün resim.). ehehehehe.
eh.


bu konuyu o kadar çok düşündüm ki buraya açıklama yazmaya bile üşeniyorum.
galiba paralı ve bayağı birisi olacağım.
yetenek sınavını kazanamam ki zaten eheh.

goo goo g'joob.

Yalnızca kaçıklar için

değil artık blogun adı, söyleyeyim dedim. karışır falan. iyi oldu böyle.

Bence Coelho sahtekarın tekiymiş.

Kitapları kendimi iyi hissedeyim diye değil de bana bir şey kazandırsınlar, beynimi diğer insanların yıkamasından koruyabileyim ve içinde yaşadığım şeyi anlayabileyim diye okuyorum oldukça uzun süredir. Bugüne kadar, bu şekilde elime aldığım kitapların hepsi bana gerçekten bir şey kazandırmışlardı çünkü zaten türlerinde ünlü kitaplardı. Daha doğrusu, saygıdeğer kitaplardı.

Saf olduğumdan mı nedir, simyacıyı da öyle bir şey sanıyordum ben.

Bir de, her elimde gören "ay sen daha yeni mi okuyorsuuuun onu," deyince, ciddi ciddi bir bok sandım ben bu kitabı. Bir de bu Paul herifinin Veronica Ölmek İstiyor kitabının arkasını okumuş, kendimce Bozkırkurdu'ndan bir şeyler görmüştüm.

 En iyi arkadaşım da hayatımın kitabı, dönüş noktası falan diye geziyordu. Büyük bir hevesle başladım.

Sevgili Paul Coelho, sen hayatımdaki en büyük hayal kırıklıklarından biriymişsin. Şöyle diyeyim, ben fantastik kitapları severim, çünkü arada bir kendimi başka dünyalarda bulmak hoşuma gidiyor, ama katlanamadığım bir şey varsa, gerçeğin çarpıtılarak sunulmasıdır. Felsefi bir kitap yazıyor olmak demek, insanlara yol gösterici bir şey yazmak demektir, ve o yol, sen bir şeyi çok iste, sonra bütün metafiziksel ögeler sen onu elde et diye uğraşacak diyerek bulunmuyor! Kadercilik! Kadercilik kadar büyük bir kepazelik olabilir mi? Sırf mutsuz insanlar, aslında bir şekilde iyi durumda olduklarını düşünsünler ve mutsuz olmalarından çıkar sağlayan insanlar sefa sürmeye devam etsin diye uydurulmuş bir şey o! Nasıl, nasıl bir kitap bunun üzerine yazılıp böyle prim yapabilir anlamıyorum. Ben de mi sorun var? Mistizmi hoş bulmak için, hayatınızın öylesine boş olması gerekir ki neredeyse ürkütücü bu! Anlamlı şeyleri görebilmek için simya gibi hurafelere, karşınıza çıkan her şeyin orada olmasının bir sebebi olduğu inancını UYDURMAYA-evet düpedüz uydurmak bu! sırf inanmayı istediğiniz için inanıyorsunuz, HİÇ bir mantıklı gerekçeniz yokken!- demeye ihtiyacınız var mı gerçekten? Hayatımdan hiç de memnun olmayan ben bile oturup, bu kadar boktan bir eğitim sistemini çekiyorum, oturduğum yer bir sürü sapık herifle dolu, okulumda faşist bir kadro yerleşmeye başladı ve her şeyi yasaklıyorlar, sırf özel okullar kazançlı çıksın diye okulların içine edildiğini bir özel okul danışması pişkin pişkin söyleyebiliyor, özgür değilim, mutlu değilim, kendime ayıracak bir saati zor buluyorum, dershane boş zamanlarımı sikiyor, tüm bunların sonunda istemediğim bir meslek sahibi olacağım, bu ülkeyi bile sevmiyorum, kendimi buraya zerre ait hissetmiyorum, nevrotiğim, depresifim, AMA TÜM BUNLARIN İYİ BİR SEBEBİ OLMALI ÇÜNKÜ TANRI İSTİYOR gibi abuk subuk bir sebebe sığınma ihtiyacı duyacak kadar zavallı hale düşmedim.

Bu kitabı okumayın.

Ve, Santiago veledi, her "mektup," dediğinde seni bulup boğazlayasım geldi, bunu bilesin.

Bu biraz nevrotik biraz ergen biraz ciddi biraz da işe yaramaz bir yazı-öyküdür. Verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim.

Onlara sadece kahvemin tadının biraz garip olduğunu söyleyecektim. Ama şu hiç hoşlanmadığım kız , henüz ağzımı açmak için cesaret toplama girişiminde bulunamadan yine bir şeyler anlatmaya başladı. Söylediği şeyin kimseyi ilgilendirdiği yoktu ve kimse de ilgilenmiş görünmeye onun iyi hissetmesi için uğraşmıyorlardı. Konuşma sırası kendilerine geldiğinde soslu bir minnettarlık duygusuyla dinlenilmiş olmak istiyorlardı. Ben de sadece kahvemin olağandan çok ekşi olduğunu belirtmek istediğim için hafifçe öne eğildim ve yüzüme sabit bir gülümseme yerleştirdim. Arada bana döndüğü zaman –ki bunu yapmaya çok az lütfediyordu- başımı hevesle yukarı aşağı salladım. Muhtemelen kahvem buna değmezdi. Ama ekşiliği cidden rahatsız edici boyuttaydı. Ben paranoyak biriydim. Kız tek kelimesini bile anlamadığım konuşmasını bitirdi. Bir şekilde yanıma oturmuş olan çocuk bir kahkaha attı ve “inanmıyorum ya.” Dedi. Ben burada ne yapıyordum?



Artık kahvemden bahsetmek istemiyordum. Aslında hiçbir şeyden bahsetmek istemiyordum ve tabii ki bu konu da hiçbir şikayetleri yoktu. Onlar saat boyunca insanları kırk ikiye ulaştırmayacak konuşmalar yapabilecek türde insanlardı. Bilirsiniz. Yani sadece varoşlardaki yaşıtları ya da çirkin ayakkabıları olan ve koca çantalarını bileklerine kırk beş derecelik bir açı yapacak şekilde takabilen kızlar sevmedikleri için bir bok olduğunu sandıkları grupları dinliyor görünerek kendilerini tatmin etmeye çalışan tipler. İşin aslı bu grupların bazıları cidden hoş olabiliyor ama bence cidden iyi olsalardı kendilerini bir tür fanusun içine koyarlar ve aklı başında insanlar bulup dinlesin diye beklerlerdi. Hepsi para yüzünden galiba, o zaman her şey çirkinleşiyor.


Her neyse, işte bir şekilde bu üç insanla aynı yere düşmüş durumdaydım. Üçüncüsünden çok fazla şikayetim yok ama ondan hoşlanmıyordum da. Ya da ondan sadece “hoşlanabiliyordum” ve bu beni sinir ediyordu. Yani beni onunla bir odaya dört saat yalnız bıraksanız bu kendini bir tür üstün insan sanan çocukla bir saat geçirmekten daha sıkıcı olurdu. Böyle eğleniyordum hiç olmazsa. Bir şey söylemeden konuşuyordum.


Tekrar, ben burada ne yapıyordum? Sosyal çevremi genişletme. Bir saattir kızın, okuldaki çocuğun birinin okuldaki kızın birinden hoşlandığını, çocuğun çok çirkin olduğunu ama kızın daha da çirkin olduğunu o yüzden ortada bir sorun olmadığını dinliyordum. Birazdan çocuk tekrar, bu durumun komikliğine inanamadığını belirtecekti. Acaba hiç aynaya bakıyorlar mı ya da egoları beeblebrox’ınkiyle boy ölçüşebilir mi diye merak ettim.


Sıkıntıdan, kahveden bir yudum daha aldım, kendimi dış dünyadan öyle bir soyutlamıştım ki biran tadının iğrençliğini unutmuştum. Yüzümü ekşiterek fincanı masaya geri koyduğumda masadaki dördüncü kişi neden yüz ifademin ebeveynlerimden birini ya da daha kötüsü ikisini birden çıplak görmüşüm gibi olduğunu soracak gibi göründü, ama konuşkan kız yine bir şeyler anlatmaya başladı ve çocuk sustu. Çocuğun adı k’li bir şeylerdi, emin değilim. Yine de iyi niyetli sayılırdı. Ondan biraz daha fazla hoşlanmaya karar verdim.


Oturduğumuz yer küçük sayılabilirdi ama yine de benim için fazla kalabalıktı. Çoğu bizden büyük ya da büyük görünümlü insanlar aklı başında herkesi rahatsız edecek kadar özgüvenle konuşuyor, gülüyor ya da hoş görünmek için-yani ben öyle olduğunu düşünmeyi tercih ediyordum- uzaklara dalmış sizi kırk ikiye ulaştıracak bir şeyler düşünüyor gibi bakıyorlardı. Niye bu kadar kötümser olduğumu bilmiyorum. EH. Aslında biliyorum tabi, ama bunun deneyimler sonucu oluşmuş bir yargı değil de basit bir his olduğunu söylemem hem beni açıklama yapmaktan kurtaracak, hem de barlarda ya da sosyal çevreni geliştirmen için gittiğin tüm o zaman öldürme yerlerinde arkadaş grubunun konuşmasına katılmadan boş boş uzağa bakan kimse alınmayacak. Aslında kendimi iki kez kurtarıyorum. Ne yapıyorum sanıyordunuz, ülkenin sorunlarıyla ilgili ezberden bildikleri bütün cümleleri sırasıyla söyleyip kendilerini o varoşlarda yaşayan ya da büyük çantalarını bileklerine kırk beş derecelik açıyla takmayı başaran kızlardan daha iyi, bilgili ve bir şeylerin farkında hissetmelerine katkıda mı bulunacaktım? Hayır. Oturmuş kül tablasıyla bakışıyorum. Ama sizin temin ederim, amacım hoş görünmek değil. Zaten iki kelime etmediğim sürece, söyleyecek hiçbir şeyim olmadığını düşünmeye devam edecekler. Çok konuşmayan insanlarla ilgili iki tür birbirinin zıttı yargı her zaman belirgindir. Ya onlarla hiçbir şey paylaşmadığınız için bomboş olduğunuzu düşünürler ya da algılarınızın onlarınkinden çok, çok üstün olduğu hissine kapılıp, ne diyecekleri konusunda paniklerler. Bu ikinci grubu kafadan uydurdum ve onu seviyorum.


Kahveye baktım. Onunla daha fazla cebelleşmeme gerek yoktu. Yani nasılsa kimse benimle ve küçük kahvemle ilgilenmiyordu. Garsonun sesimi yükseltmeyeceğim kadar yakınımdan geçmesi için bekledim, baya sürdü, ama bunu yapamıyordum işte. Herkesin kullandığı kalıplardan birini kullanıp onu buraya çağırıp bir bira isteyemiyordum. Bu konuda bütün suç içinde yetiştiğim çevrenin olduğundan, kendimi geç sipariş edilip geç gelecek, geç bitecek ve buradan geç kalkmamıza neden olacak birayı isterken suçluluk hissetmeyecektim. Benim için, ben olmayan herkes onların bir parçasıydı. Bunun mantıksız olduğunu biliyorum, her biri bağımsız bireyler bla bla, buna çok sevdiğim bir Amerikan repliğiyle cevap verebilirim. Bunlardan birini kullanınca insanlar size gülüyor ama bence çok kullanışlılar. Ayrıca burası kafamın içi olduğu için yargılanma korkumun konuyla alakası yok. O yüzden diyeceğim o ki: Git kendini becer.


Aslında bu kadar öfkelenmemin sebebi küçükken nasıl bir çocuk olduğumu öğrenmem –şey- hatırlamam. Tamamen tesadüf eseriydi ve bu konuyla bir alakası olmadığı düşünülebilir. Yani, bütün çocuklar, neşeli, mutlu, dışadönük ve endişesizdir değil mi? Öncelikle, hayır değil ve öyle olmamasının sebebi bir zamanlar mutlu, neşeli,dışadönük ve endişesiz olması gerekirken iğrenç bir çocukluk geçirip sinirli megalomanlara dönüşen yetişkinler. Ve sonra bir de onların yetiştirdiği her şeyi aşağılayan, kendini beğenmiş sanan piçler. Bak. Piç denmeyi hak etmiyorlar aslında. Yani onlar da bir zamanlar neşeli ve mutlu olmaya hazırdılar. Ama biri gelip onu hiçbir işe yaramayan bir bok torbasına çevirdi. Ve aslında bu işi yapan kişi de öyle biri olduğu için sorumlu değil. Bunu seçen o değildi. Ama benim anlamadığım neden şansızlık eseri farklı olan her şeyden nefret eden, her konuda bilgi sahibiymiş gibi konuşan, gözü yuvasından fırlayana kadar dik dik seni süzen, cinsel organlarınla ne yapılıp yapılmayacağı konusunda histerik bir şekilde konuşmalar yapan, insanları ezeni aşağılayan, küçük düşüren, beyinlerini yıkayan, jüpiterden daha büyük bir egoya sahip olan, başarısız, mutsuz, ama kendileri mükemmelmiş gibi davranan tüm bu insanların el birliğiyle benim hayatımı bok etmeye çalışmaları. NEDEN? Ve ben bu kadar gereksiz bir empati yapma alışkınlığına sahipken kimseden gerçek anlamda nefret edemiyorum. Ama bu iğrenç yerde oturup iğrenç bir konuşmaya maruz kalan ve bir kişiliği yokmuş gibi davranılan ben oluyorum.


Garson birayı önüme koydu. Aslında en büyük ve alkol oranı en fazla olan biradan almak bir intikamdı. Nasıl olduğunu birazdan göreceksiniz. Muhtemelen alkole benden daha dayanıksız birini bulamazsınız ve o zaman ağlamam ya da gülmem. Konuşurum. Abuk subuk bir şekilde değil. Sadece konuşurum. Kafamın içinde yaptığım gibi. Ve bu saatler sürebilir.


İlk yudumu aldım ve çantamdaki Harry Potter ve Azkaban Tutsağı kitabına yavaşça dokundum. Sekizinci okuyuşumdu. Mutsuz olduğum zaman Harry Potter okurum, annem bundan nefret ediyor. Hayatın kendisi yeterince anlaşılmazken gidip fantastik şeyler okumanın zaman kaybı olduğunu düşünüyor. Ona göre hepsi insanlar okusun ve birileri para kazansın diye yazılmış. Bir noktada doğru olabilir. O kadar şeyden şikayet ettikten sonra kitapların hepsinin mükemmel bir insanları düşünme ya da uyandırma duygusuyla yazıldığını iddia edecek değilim. Ama ona katılmıyorum. Hayat bu kadar karmaşıkken kim daha fazla hayat görmek ister ki? Yani bok gibi muhabbetlerinden kaçıp başka insanların ne kadar bok gibi hayatları olduğunu gördüğümde kendimi pek de iyi hissetmezsem herkes anlar herhalde. Çünkü ben dünyanın düzenini değiştirecek biri değilim. Birincisi, içimdeki insan sevgisi öleli çok oluyor. Beni kendileriyle beraber boka batırdıkları için öyle öfkeliyim ki onlara kaçabileceğim ideal yeri bulsam bir saniyeden fazlasını bulmam. Sorun, öyle bir yerin olmaması. O yüzden bazen Raistlin ya da Sirius Black’le takılıp mutlak kötülerin peşine düşmeyi düşleyebilirim. Mutlak kötüler iyidir, suçluluk duymanıza gerek kalmaz. Ya da onların masum insan yavrularından görüp göreceğiniz en orospu çocuğu tiplere nasıl dönüştüklerini düşünüp dehşete düşmezsiniz. Onlar kötüdür, o kadar.


Birayı yarılamıştım ki burnuma iğrenç bir koku geldi. Düşünmeden dönüp baktım, arkamda bir kız oturuyordu. Saçının önünü kabartmış, arkasını abartılı bir şekilde ensesinden tutturmuştu, kalın siyah kaşlarının altındaki küçücük gözleriyle etraftaki herkesi büyük bir küçümsemeyle süzüyordu. Benden bir yaş küçük görünüyordu ama beni daha küçük sandığına eminim. Çünkü arkamı döndüğümde azarlar bir ses tonuyla “parfüm sana mı geldi?” diye sordu. Üzerime alınmadım, bilerek. Onun egoist, çirkin ve şişman olduğunu düşünüyordum. Koca poposu sandalyeden taşmıştı. Dar bluzunun karın bölgesi epey dış bükümlüydü. Masanın üzerine koyduğu kitap en fazla on dört yaşındakilere hitap edecek bir aşk romanıydı. Ve Tanrım, annemin bile kullanmayacağı o koca çantayı bileğine kırk beş derecelik açı yapacak şekilde tutuyordu. O cevap vermeye değmeyecek zavallının tekiydi. Televizyonlarda, diğer insanlarda, internette gözüne kıstırdığı her şeyi alarak kendini iyi hisseden biri. Salinger’ın bunlardan biriyle konuşmak zorunda kalsa ne diyeceğini düşündüm ve ister istemez kıkırdamaya başladım. Ben Salinger olmayabilirdim, ama onun yanında bu kız bir alt tür gibiydi. Tüm o büyük insanları düşündüm ve maruz kaldığım konuşmaları ve bu kızı. Evrimin oyunu muydu? Ben tam arada mıydım yoksa alt taraftaydım da duruma mı uyanmıştım acaba, çünkü Salinger’ın tarafında olmadığım çok barizdi. Öncelikle, BURADA durmuş yüzeysel bir konuşmaya katılabilmek için kendimi sarhoş etmeye çalışıyordum. Aslında Beta olmanın hiç de güzel olmadığını fark etmiş bir Betaydım herhalde. Ya da daha kötüsü bir delta falandı. Kıza baktım, az önce sırf arkamı dönmüş olmamı kendi hakimiyet alanını zedeleyici bulmuştu. Ona bakmıştım ve bunu belli bir hayranlık içerisinde ya da gülümsemeyle değil, sadece bir masaya bakar gibi yapmıştım.”Sana diyorum,” dedi tekrar. Beyninden ne geçiyordu ki? Dönüp kısa bir bakış attı diye insanlara hesap sorabileceği sanan tüm bu Epsilonlar bir yere toplatılıp ne kadar iğrenç, işe yaramaz ve boş bir şeye dönüştükleri anlatılmalıydı. Nasılsa anlamayacaklar, birkaç tanesi bir araya gelip aynı fikirde olduklarını fark edince kendileri gibi düşünen bir kişi bile olsa, birileri olduğu için tartışmasız haklı olduklarına karar vereceklerdi.


“Sen, sana diyorum.”dedi daha aşağılayıcı bir ifadeyle. Masadaki üç “arkadaşım” da dönüp bana baktılar, sanki böyle açık bir çağrıya cevap vermemem ayıpmış gibi, peh. Kolumu sandalyenin arkasına attım, başımı çevirdim ve “Evet,” dedim. “Parfümün iğrenç kokuyor.”


Kısa bir duraklama anı oldu.


Bunu normalde söylemeye kalksam, ses tonum, bakışlarım, duruşum, ne derseniz ondan işte, o yüzden bir cevap yerdim kesin. Ama birazcık arpa suyu sosyal ortamdaki rolümü değiştiriyordu.


Ağzını açtı, kapadı, açtı, ve tekrar kapadı, sonra umursamaz görünmeye çalışan ama hiç de inandırıcı olmayan bir ses tonuyla, “Seni ilgilendirmez dedi.” “Bence de,” dedim, “O yüzden beni seninle konuşmak zorunda bırakmayı kes.”


O an arkasındaki camdan yansımamı gördüm, yüzümde o kadar kayıtsız bir ifade vardı ki kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Kız üzerine alınmıştı, kollarını birleştirmiş, kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Sonra pat diye masadaki saçma aşk romanını çantasın attı ve kalktı, kapıya kadar yürüdü, sonra herhalde, ne fiziksel olarak yeterince çekici ne de yaş olarak yeterince büyük olduğumdan bu durumu kendine yediremeyip geri döndü ve oldukça uzaktaki bir masaya oturdu. Onu bir sivrisinek kadar bile umursamıyor olsam da bu beni onu toplum içinde küçük düşürecek kadar “cool” yapmıyordu. Doğrusu ben de o pozisyonla hiç ilgilenmiyordum. O yüzden önüme dönüp biramı tekrar yudumladım.


“Bira yaradı herhalde,” dedi çocuk kıkırdayarak. Hah. Şimdi kısa süreli kahramanlarına dönmüştüm.Genelde konuşmaların bu noktasında her şeyi boş verip ayrılma zamanının gelmesini beklerim. Çünkü o zamana kadar ki iletişim kurma manevralarım hüsrana uğramıştır. Bu sefer öyle değildi, ama sıkılmıştım. Her şeylerini dayanılmaz bir yapmacıklık içinde sunmalarından ve bunun farkında bile olmamalarından bıkmıştım. Bunları izlemek artık midemi bulandırıyordu. Bütün gün orada oturmak ve her şey tamamen yolundaymış gibi susmak ya da rol yapmak zorundaydım.


Kendimi hasta hissediyordum.


“Çok mutsuz görünüyorsun,” dedi kız.


Omuzlarımı silktim. “Sadece uykum geldi.” Evet, böyle, yalan söyle ve geçiştir ve kabul gör.


“Hayır yani, buraya geldiğimizden bari,” diye devam etti.


Biram bitmişti.


“Sıkıldım,” dedim, “Konuştuğunuz hiçbir şey ilgimi çekmiyor.”


“Ne konuşalım?” dedi çocuk sırıtarak. Alkollüydüm ve her zamankinden farklı bakıyordum diye ciddiye almıyordu beni.


“Hiçbir şey,” Başımı masaya koyup kollarımla yüzümü sakladım, gerçekten uykum gelmişti ve bu iş saçma sapan bir hal alıyordu. Kendimi onlara kabul ettirmek zorunda değildim. Bütün dünya benden sığ olamazdı ya. Dışarıda aklı başında birileri olmalıydı. Ya da yalnız kalmak o kadar korkunç olmamalıydı. “İyi misin sen?” dedi kız.


Başımı kaldırıp ona baktım. “Ben gidiyorum.”


“Sakin ol ya”, diye mırıldandı adı k harfiyle başlayan çocuk. Ondan daha az hoşlanmaya karar verdim.


Birden onları ne kadar işe yaramaz bulduğumla ilgili bir konuşma yapmak istedim, şöyle tüyler ürpertici ve fiyakalı bir tane. Hani romanlarda karakterlerin çektiği ve sizin unutmamak için altını çizdiğiniz konuşmalardan. Ama yapamıyordum. O kadar iyi kelimem yoktu. Hiç kelimem yoktu. Çantamı omzuma taktım ve ayağa kalktım. Üçü de tuhaf tuhaf bana bakıyorlardı. Şimdi gülümseyerek, görüşürüz deme ve herkesi tek tek öpme vaktiydi ama bunu yapmazsam garipsemeyeceklerine emindim.


Ayağa kalkınca duvardaki Jim Morrison posterini gördüm. Biran sırıttım, keşke birkaç saniyeliğine ruhu benimkiyle yer değiştirseydi ve şimdi neden hala ayakta dikilip gitmediğimi merak eden bu insanlara hadlerini bildirseydi. Ama bunu bile hak etmiyorlardı galiba. Çocuğa baktım. Üzerinde bir grunge grubunun tişörtü vardı. Ve saatlerdir ağzını eğerek ya da rleri dünyanın en saçma vurgusuyla söyleyip gözlerini kısarak baktığı zaman hoş göründüğü yanılgısı içinde marka ayakkabılardan, alt sınıftaki çıkılacak oksijen tüketici kızlardan, dünyanın en saçma televizyon programından ve SİSTEMATİK bir şekilde dönüp kendisinden bahsediyordu. Ayakkabısına baktım.


“Biliyor musun bence Kurt Cobain kendini pazarlayan piçlere para kazandırdığın için kıçını tekmelemek isterdi.” Dedim. “Yani kim şarkı sözleri gerizekalı bir ayakkabının üzerinde yazsın ister ki?”


“İçkiyi kaldıramıyorsun sanırım,” dedi kız gözlerini kısarak.


“Ben seninle konuşmuyordum,” dedim ters ters. “Ve senden hiç hoşlanmıyorum. Samimi olmadığın herkese canım diye seslenmenden de hoşlanmıyorum. İnternette her fırsatta insanların beğenisi kazanmaya çalışmadan da. BEN bile o kadar kendime güvensiz değilim,”


Çocuk küçümser bir şekilde “hıh”ladı.


Doğru ya, hiçbirinin adını bile hatırlamıyorum.


“Elbette, sen her şeyi bizden iyi biliyorsun.”


“Hayır,”dedim sakin sakin. “İyi bilinecek bir şey yok. Hiçbir konuda bir fikriniz yok. Her şeyden zevk almaya programlısınız. Gittiğiniz her yerde boş yere oksijen tüketiyorsunuz ve başka her şeyi. Küçük zavallı muz balıklarısınız. Ve o kadar yapmacıksınız ki size tahammül edemiyorum.”


Verecek bir cevapları var mıydı –muhtemelen vardı- bilmiyorum ama arkamı dönüp oradan çıktım.


Dışarıda yağmur yağıyordu.


Bankın birinde montunu kitabına siper etmiş ve ıslana ıslana okumaya devam eden biri vardı.


Bir banka oturdum ve yağmur durana kadar orada bekledim. Bunların hepsini bir yere yazabilirdim ama o zaman hepsi sahteleşecekti. Ama galiba birilerinin bunları kaydetmesi gerekiyor. Çıkışım biraz fazla dramatikti, belki orayı atarım. Yani kimsenin kendinmi bir tür dişi Holden gibi sunduğum izlenimine kapılmasını istemem. Sadece aklımdan geçenleri çiziktiriyorum. Ciddiye almayın ve sayfayı kapayın. Dediğim gibi, yazmaya başladığım anda hepsi samimiliklerini kaybediyorlar. Hiçkimse olmaya çalışıyorsanız bu üzücü. Ve şimdi de hiçkimse olmaya çalışan biriyim, aman ne güzel! Bu işin doğru yolu yok. Galiba burada keseceğim.










Darth Vader'ı gördüm lan ben.
Ehehehe.

Başlık: Başlık: Başlık: Başlık: Başlık: Başlık: Başlık

En yakın arkadaşımın blogu okumasına izin verdim. Çocuk travma geçirdi. EH. Sonra da okumasını yasakladım ama çok geç. NEYSE BANANE. Fazla dışa dönükleşmiştim zaten, böyle yine kendi kendime iyiyim. Zaten artık gizli yerimmiş gibi hissetmiyorum, o yüzden tam olarak bir şey yazasım yok. Ne sinir bozucu. İşin hoş yanı, böyle olacağını biliyordum. Ve yine, NE ÖNEMİ VAR Kİ? Bu işin yalnızca kaçıklar için olan bi' tarafı yok. Aşağıdaki paragrafın da yok ama koymak zorundayım.

*

Eve geldiğimde kendimi vicdanen tüm sosyal ilişkilerimden soyutlanmış bulmayı seviyorum. İç dünyam tamamen görünen benden kopuk ve bunu ne kadar sevdiğimi tahmin edemezsiniz. Bu bir kalkan gibi işliyor. Çünkü hepsinin bu kişiliği oturmamışlıklarından tiksiniyorum. Yani kendimi çok fiyakalı bulduğumdan falan değil. Hepsi her zaman aynı fikirde ve gülümsüyorlar. Bunun sadece beni rahatsız ettiğini sanmıyorum. Ama o zamana kadar konuşmada söylenmemiş ne varsa söylemek için ilk fırsatı kollayan, oturma odalarında düzgün vitrinlere sahip insanlardan birini gördüğüm zaman, tepkisel olarak, kendimi dünyadan soyutluyorum, benim gibi durumdan rahatsız vatandaşları fark etmeye çalışmak yerine. Hepsi oturma odamızda düzgün vitrinler yerine annemin bir temizlik krizine girdiği Pazarları dışında düzensizce yığılmış kitaplar olduğu için. Asıl rahatsız edici olan, o kitapların ayakkabıların falan konulduğu dolaplara da tıkılmış olması, HER YERDELER. Benim, annemin ve babamın bu kadar ukala ve mutsuz olmamızın sebebi bu. Oysa kardeşim bizden çok daha mutludur. Öyle ki çoğu zaman annem onun bu aileden nasıl çıktığını sorguluyor. Her neyse, şimdi bununla ilgilenmiyorum. Eminim siz de ilgilenmiyorsunuzdur. O yüzden daha revaçta olan bir konuya geçeceğim, çok basit. Daha doğrusu geri döneceğim.



*

Evet görüldüğü üzere geri dönmedim.
Çünkü test çözmem lazım.
Ve hiç bi' yazıda bu kadar kasmamıştım.
çav.
 



 Bazen buraya bir sürü çok güzel - müthiş derin şeyler yazmak istiyorum ama daha o kadar büyüyemedim ve gözlem yapamadım ve birikim edinemedim.

konusu olmayan yazı.

galiba bu blog dahil bütün internet insanların kendilerini biri gibi gösterme hevesi için var. o yüzden buraya yazmayacaktım . ama. bir şey olmadı. yani şimdi yazıyor oluşumun ilahi bir sebebi ya da kıssadan hisseli bir öyküsü falan yok, eheh. normalde ciddiye almayacağım bir şeye çok kızdım. çok saçmaydı. cidden saçmaydı ama. öyle ki burada anlatmayacağım. (bir de acayip derecede paronayağım, nereden bileyim okumadığını. falan.he, okusa n'olur? dalga geçer . geçse ben çok bozulcam işte. ne yazık ki böyleyim. yani algı seviyesinin çok komik yerlerde olduğunu bilmeme rağmen alınıcam. egoma sokayım affedersiniz.) her neyse. en son takip ettiğim blogları sıradan okuyordum. falan. herkes. kendi dünyanın merkeziymiş gibi. bir şeylerden bahsediyor. şimdi burada kasıcam ve bir bok anlatamayacağım. ve sonuç olarak tüm bunlardanşikayet etmiş kız olacağım. o varya çok iğrenç. yani ben niye burada sunayım ki kendimi. diğer salak sosyal paylaşım sitelerinde niye sunduğumu da tam bilmiyorum. yani te ne zaman yazdığım şeyleri silmeye kalkacak kadar da ciddiye alamıyorum. egoist, sıradan boş bir insan gibi görünsem n'olcak. burası ergen blogu gibi görünse n'olcak. niye derdimi anlatayım diye kasıyım ki. anlasanız n'olcak. yani tam olarak düşündüğüm şeyi düşünen biri olduğumu kavrasanız ne. fark eder. ama ben hala kasmaktayım . göründüğü gibi. internette kendimle ilgili her şeyi bir anda yok edebilsem keşke. ya da egomu. yani. pek yok zaten. insanlarla çok vakit geçirdiğimde ya çok ortaya çıkıyor ya da tamamen pısıyor ama. insanlarla vakit geçirmek kötü geliyor! yani o an değil. aslında uyuşmayı da sevmiyorum. ama cidden, normalde ciddiye almayacağım bir şeydi! çünkü . AMAN. ne fark eder. ne düşünüyorsanız onu düşünmeye devam edin.etmeyin ya da. nebileyim. bana ne. uykum var. hoşlanmamam gereken kişiden çok feci hoşlanıyorum. bugün salağın birine cevap verdim, çünkü konu çok aptalcaydı ve benim içinde bulunduğum bir güruhu salak ilan etti. ben de alındım, cizız kırayst, gerçektenon yedi yaşında mıyım, bence on ikide falan kaldım, bazen de o kadar o kadar objektif olabiliyorum ki kendim için endişeleniyorum ama bazen de sadece herkes gibi dan diye atlıyorum ve bu çok korkunç geliyor, yani o kadar çok fikir var ki benimkinin doğru olmasına imkan yokmuş gibi, oysa sadece çok, çok çok zavallıca bir beyana gereksiz bir cevap verdim ve işte benim aşağılık kompleksim böyle bir yazı yazdırdı, tanrım. ergenlik sen tam bir boksun. eğer bu ergenlik değilse hayatımın geri kalanında salinger gibi olacağımı tahmin ediyorum ki bu çok üzücü olmasına rağmen şiirsel olurdu ama benden başka kimse fark etmezdi, bunun da bi' önemi yok. yani sanki, sizin çok güzel , derin bir dünyanız var, HAHA, bok yiyin.

hala yazdıklarımı okuyo mu bilmiyorum ama, larien'e yazdığım yorum sonrası yazılan bütün yorumlar için-benimki dahil- mail kutum dolunca biran OHA YOKSA BEN LARİEN MİYİM AMAN TANRIM. diye düşündüm. EVET. yö oruçfalan tutmuyorum. uyku güzel, uyku gerekli. iyigece.

see more glass dostlar.

holden. güle güle.

ölmedim ben, n'aber?

 o kadar uzun zamandır yazmadım ki şu an bir miktar dehşet içindeyim, muhtemelen kötü bi' kayıt olucak.

bana diğer blogum sırf teması ve adı çok müthişmiş diye izleniyor gibi gelmekte. muhtemelen öyle.

onlarla ilgili her şeyden şikayet etmeyi bi' yana bırakırsam, aslında kimsenin hayatını boşanmış eşiyle geçirmek istemeyeceğini fark ediyorum, ya da sosyoloji falan gibi bir bölümden mezun olduktan sonra ingilizce öğretmenliği yapmanın kimseyi mutlu etmeyeceğini ya da gülerek michelle'le bu yaz norveç'e gidecektik ama paramız yoktu, daha doğrusu benim yoktu o şimdi ingilterede derken bunun anlamının onların anne babasının parası var, sizin yok anlamına geldiğini. muhtemelen benden daha kötü durumdalar.

yarım yamalak bir şey yazmıştım. cidden yarım, o yüzden muhtemelen kötü sayılır ama durmasın öyle boş boş.

*


Akşamüstüydü.


Zayıf birinin beyaz mermerin üzerine düşen gölgesi ismi okumayı zorlaştırıyordu.


Ilık bir akşamüstüydü, ama kız yine de kalın ve siyah bir kapüşonlu giymişti. Üşüyor değildi, kapüşonlu kendini o en kavurucu yaz günlrinden birinde gibi hissetmesine yol açıyor, deli gibi terletiyordu onu ama kız onu çıkarmayacaktı.


*






Zarif olmasını istediğim için işi filmlerde olduğu gibi halletmek istiyordum ama bir mezar taşına bakarak konuşabilmemin imkanı yoktu.


Hem insanlar vardı etrafta.


Bundan nefret ediyordum.


Bir sürü şeyden nefret ediyordum zaten, buraya ilk gelmemin sebeplerinden biri de buydu. Tüm bu nefret ettiğim şeyler arasından yüzmekten sıkılmıştım. Salinger gibi. Yine de doksan bir yaşına kadar yaşamayı becermişti herif! Nasıl yapabilmişti ki, tüm o Budizm ve Zen olayına dalmam mı gerekiyordu? Olsa olsa Franny’den beter hale gelirdim herhalde.


Buraya ne diye gelmiştim ki? Yazarlarla ilgili her şeyin kendileri gibi eşsiz olmasını istiyorsunuz ama hiç de öyle olmuyor, sıradan bir mezarlığın içinde sıradan bir mezarın önünde duruyorum, okurken hissettiğim şeylerden birazını hissetmeyi bekliyorum.


Aslında, tahmin edilebilirdi.


Salinger’ın çok da betimlemeci olduğu söylenemezdi herhalde, diyaloglarla kuruluydu her şey.


Başımı çevirip yandaki mezara baktım, benim yaşlarımda gibi görünen kızın teki mezarın birinin önünde bağdaş kurmuş, daha önce hiç görmediğim derecede kederli bir ifadeyle mezar taşını izliyordu. Yüzü bembeyazdı, upuzun kızıl renk saçları vardı ve gözleri donuk bir maviydi. Üstündeki simsiyah elbisey-

*

Yarım demiştim. Sonda ortaya çıkan kız çok komik oldu. Muhtemelen.

diiz börgıırz ar kıreeeyzi.

*şey, daha çok sevmek gibi bi kavramdan bahsetmek zaten çocukça kaçardı herhalde. :A
 
derken bi' yanımda BANANE LAN SENİ DAHA ÇOK SEVİYORUM işte diye höykürmek(bkz verecektim az kalsın. şu ıssız yaz günlerinde tek eğlencem sözlük okumak be blog.) istiyordu.
Aslında durumun ne olduğundan TAM emin değilim, yani diğer arkadaşlarımı eskisinden daha az sevdiğim söyleyemem. Birincisi, bu cidden çocukça olurdu. İkincisi... eh şey. Kimseye olan sevgimin azaldığı yok ama büyüdüm ve değiştim ve insanları sevme biçimim de değişti bununla. Bazı insanlar eskisinden daha değerli oldu doğal olarak. Yani bi' sevgi artması söz konusu. Daha doğrusu, farklı bir bağ oluşması. Artık konu basitçe, beraber eğlenmek ya da daha fazla zaman geçirmek falan değil. Üzüldüğümde bunu gerçekten önemsenmesi ya da psikopata bağladı yine(Lütfen. Kaç yaşındayız?) muamelesi gösterilmemesi. HADİ AMA. Anlayış, dostlarım! Büyük olasıkla güzel vakit geçirilen bir günden sonra suçluluk duyarak bu yazıyı kaldıracağım ama bu benim suçum değil ki. Herneyse.

-

Aklıma gelmişken, aslında yazdığı şeyin ne anlama geldiği konusunda kendisinin bile bir fikrinin olmadığını düşündüğüm kişilerin paylaştığı abuk subuk, sekizinci dereceden bile edebi sayılamayacak cümleleri beğenenler, kafanız mı iyi? Bu cümleleleri teşhis etmenin en iyi yolu sonunda üç nokta olup olmadığına bakmak. Bazıları daha sinsi olabiliyor ama. Dikkat edin bence.

-

Gününün üçte birini beraber geçirince, o insanlar cidden rutinin haline geliyorlar galiba, çünkü bir sürü kişiyi özledim, çok gerekli olmayanları bile. Ne güzel, ne hoş. Niye tutarlı biri olamıyorum? 874923 kez yaz gelsin yazdım buraya ama yaz bana cidden yaramıyor, acayip uyuşuyorum ve yapacağım hiçbir şeyi istediğim şekilde yapamıyorum, üstelik sürekli tatilin tadını çıkarmak için kendime baskı yapıyorum. Sonuç olarak daha da boka dönüyor. O değil de, geçen arkadaşlarım geldiğinde bilgisayarımdaki bütün resim dosyalarını gördüler ve günlüğümün ilk sayfasına bakma cüretinde(Hayret bir şey!) bulundular. Tahmin edin ne diye adlandırmıştım onu. Bingo. Biri burayı bulursa hiç şansım yok. O' boy. O' boy demişken, Supernatural izlerken de, tadını çıkarıyım diye kendime o kadar çok baskı uyguluyorum ki Dean'e bile odaklanmakta güçlük çektim yahu. Bir yıl Supernatural'sız kolay mı ama. Bu arada, (Spoiler dostlar.) bakire öldürmem diye cıngar çıkartıyorsun ama iki Hellhound görünce Jo'yu geride bıraktın ya, Dean, çok pis gözümden düştün dostum. Hernekadar öpüşme sahneniz mitiş olsa da. Ama ben Jo'yu çok sevmekteydim. Sonra da ilk sezon havalarında canavar avlamaya gittiler resmen yahu. Negzel kıyamet o? Ben Bela'yı da geri istiyorum ayrıca.(Spoiler bitti dostlar.)

Tamamen rastgele renklendirdim.
Değişiklik iyidir.

AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA.

Hiçbir şeye sinir olmadım Gönülçelen'in abudik gubudik bir Türk dizine ad olması kadar. Salinger kadar taş düşsün kafanıza. Kazandığınız paraları yiyemeden iflas edin, sokaklarda kalın ve en azından bir günlüğüne Holden olmayı deneyin. Bok kafalar.

Başka bir konu:
EMPATİ BEYLER.


Geç doğduma eminim.
Elvis ölü, Kurt ölü ,Plüton bir meteor ve Harrison Ford çok yaşlandı.

Gerçek:


sevgi.

Son bir kaç ayın kayıtlarını okuyayım dedim, bildiğin iç karartıcıyım yahu. Ayrıca gerçekten psikopat bir sistematiklik içerisinde sürekli kendimden bahsetmişim. PEKALA, blogun amacı biraz da bu olabilir, sonuçta son derece kişisel bir şey ve günlük niyetine kullanan bir çoğunluk da yok değil. Yine de böyle egoist hareketler beni tiksindirdiğinden, hiç farkında olmadan öyle bir şey ortaya koymuş olmak can sıkıcı işte. Ama yine de. WHAT THE HELL . ben daha on yedi yaşındayım ve bunu bahane olarak sonuna kadar sömürmeyi planlıyorum.

Herneyse ve her neyse, umarım Holden benden nefret etmezdi ve umarım Buddy beni ucuz bulmazdı ve umarım bunu yazarken bilinç altımda "ben çok kültürlüyüm" mesajı vermeye çalışan bir manyak zevkten çığlık falan atmıyodur, çünkü gerçekten- çok kültürlü olmaktan gerçekten uzağım ve bunu niye belirtmem gerektiğini düşündüğümü bile bilmiyorum. VE YİNE AYNI ŞEYİ YAPIYORUM. Galiba benim bütün olayım kendimden bahsetmek. Üzgünüm hak etmediği derecede güzel adlandırılmış blog. Ayrıca üzgünüm Hesse. Ergen isyanının Bakunin'de uyandıracağı türden bir hissiyatla tiksinmiyorsunuzdur benden umarım. Ama sonuç olarak ergenlerin de bir şeyler yazması falan lazım galiba.

Yine her neyse, benim temizlenmem gerek.

Pekala.

Tek kameram telefonumdaki ve o da böyle çekiyor ne yazık ki. Yüzük olduğu bile belli olmamış.

Hazır başlamışken azıcık daha ifşa edebilirim kendimi herhalde.


Çevirmeye üşendiğim için üzgünüm.

Voilaa. Aslında bütün posterlerimi falan çekmiştim ama bellek kartına taşımayı reddeti telefon. Üzgünüm.

Bi' de geometri defterinin arkasından bir şey koyayım bari. Geometri ortalamam 42 zaten.
 Hayat çok acımasız.

ben.bir.muzbalığıyım.

Keşke bir günlüğü Salinger olabilseydim. Ya da en azından Gönülçelen'i kendisi öldükten aylar sonra keşfetmeseydim. Bu arada, onun adı Gönülçelen efendim! Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın çevirisini geri kalanını bilemeyeceğim ama isim olarak Fransızca'dan çevrilmiş olan ilk basımının çok, çok altında kalmış.
Seemoreglass.
Neyse ki.
Selam Zooey.
Şimdi içimi döküyorum .

Eskiden yalnız kalmak huzurlu hissettirirdi, şimdi sadece yalnız hissettiriyor.
Benim hem bunaltıyorlar, hem de tek başıma bıraktıklarında o kadar acınası halde oluyorum ki, öfkeden patlayacak gibi.
Kendimi sevseydim yalnız kalabilirdim, ama sinirimi diğer insanlardan bile fazla bozuyorum.
Hem birine karşı bir şeyler hissetmek hem de ilişki yürütemeyecek kadar yabani olduğunu bilmek, iğrenç bir şey.
Yani tüm o kafeye gidip sohbet etme seansları ve birilerinin içinde el ele tutuşmak falan, kim, bunları niye yapar ki?
Beynimin bazı kısımları fena halde yanlış çalışıyor sanırım. Dünya üzerindeki hiçbir şeyin beni tamamen mutlu etmesi mümkün değil.
Böyle nasıl yaşayabilirsin ki? Başka biri olsaydım keşke.

- - -

Yalan söylüyorum.
Konuşma uzamasın diye sırf, sınavım iyi geçti ve açıklanan notum yok dedim ve birazdan da gitmem gereken ravdevunun yarın olduğunu zannettiğimi söyleyeceğim. Çünkü yirmi beş sorudan sadece yedisini çözebildiğimi, kırk dört aldığımı ya da yarım saat boyunca bir yabancıyla tek başıma konuşmaktansa bir geometri sınavına daha girmeyi tercih edeceğimi onlarla konuşmak istemiyorum. Ne kadar iğrenç bir durumun içinde olduğumu anlayamıyorlar çünkü.
Çok yakın olmadığım insanların yanında hiçkimseymişim gibi davranınca gerçekten bir kişiliğim yokmuş gibi hissetmeye başlıyorum.
Neden hala bir kedim yok? AH. Kedili yüzüğümü kaybettim sanırım. Aman tanrım.
Pekala, kaybetmemişim. Belki bir gün çekip buraya koyarım fotoğrafını, şimdiye kadar sahip olduğum en güzel şeylerden biri o.
Geçen yıl aşağı yukarı bu zamanlarda yazdıklarıma göz attım da, beyin cidden evrim geçiren bir şey dostlar.
Sırf matematikten düşük aldım diye Welcome to the Machine'e bağlamışım mesela.Bu yıl , geçen yıl olduğum kişi olsaydım hayatta kalamazdım muhtemelen.
 Herneyse.



Bunu da önümüzdeki yıl buraya bakıp kendime yabancılaşmak için koyuyorum., hah!

mızmız bir öykünün devamı.

insanlar genel olarak sinirimi bozar.
sürekli kendilerinden bahsederler ve sizin de bu konuda teşvik edici olmanızı beklerler.

bununla da kalmayıp onlar gibi olmanızı isterler.



bütün dertleri küçük hayatlarını onlara söylenen şeklin en iyisiyle geçirmektir.
ama aynı zaman da özel olmayı da talep ederler.


ama kendim de, pek talihsizce, insan olduğum için onlarla beraber yaşamayı öğrenmek zorundayım.
bunu duyduğunda kimse anlam vermiyor.



ama Freddie Mercury'nin mikrofonu ya da Kurt Cobain'in tüfeği olmayı tercih ederdim .
ya da bir saksı.



 o zaman düşünmem gerekmezdi, ama düşünemediğim için.
şimdi düşünmemem gerekiyor, çünkü izinli değilim.


sadece kolay yaşamak istemiştim.
ama buna tahammül edemedim ve ben aşağılık kompleksi olan biriyim.
insanları bu kadar küçümsedikten sonra, ironik bulunabilir.
o zaman neyin beni eleştirmesinden korkuyorum, saksıların mı?
hayır.evet. evrendeki herhangi bir quarkın, herhangi bir şekilde bunu yapmasından
korkuyorum.



öyle bir hal alıyor ki kendimi vurasım geliyor.
eh, hiç olmazsa gösterişli olurdu.
aynı şeyleri yazıp duruyorum.
aynı şeyleri çiziyorum.
çizemiyorum.
varoluşumun bir sebebi yok.



dönüp dolaşıp aynı konuya geliyorum ve belirteyim, ben bir dahi falan değilim.yani tüm o sivri dilli eleştiriler kendimi çok zeki sandığımı düşünmenize neden olabilir ama öyle değil.benden çok daha zeki ve ortada dönen şovun saçmalığını çok daha iyi kavramış insanlar var. sanırım bununla başa çıkabiliyorlar ve benim gibileri dikkate almadıkları açık.



bir roman karakteri olmayı bile beceremeyecek kadar mızmızım çünkü.





"merhaba Q."



dakikalardır koridoru dolduran, kalemin kağıda temas edişinin rahatsız edici sesi durdu, rahatsızlığa sebep veren kız deftere öyle bir eğilmişti ki yüzünü görmek imkansızdı. ama onu tanımak için yüzünü görmeniz gerekmezdi. baştan aşağı çatlaklık koktuğu ya da saçları mavi renkte olduğu için değil, evrimin sıradan insanlara bahşettiği içgüdü yüzünden. Q odaya girdiğinde herkes biraz tuhaflık kokusu alır ve seslerini alçaltır, konuştukları kişiyle göz teması kurmaya daha çok dikkat eder, kitaplarına biraz daha sokulurlardı. bunu acımasızca bulanlar olduğunda, yani biri ona selam vermeye kalkıştığında ya da projede onunla olmasını teklif ettiğinde, hoş şeyler olmazdı.çünkü o çekingen değil yabani biriydi, eğer saçları gözlerini gölgelediği için yüzündeki ters ifadeyi görmediyseniz ya da henüz ilk gününüz olduğundan hakkındaki dedikoduları duymadıysanız, eh, en şanslı gününüzde değilsiniz demekti.


Q yavaşça başını kaldırdı.

OH MY GOD I CAN'T BELIEVE IT I've never been this far aways from my brain.

İki gündür aralıksız ders çalışıyorum [yalan bir.] geometri üstüne trigonometri, beynimde uçuklar var[bu cümle mecaz olmasaydı acaba şu an ne tür duygular içinde olurdum, yatana kadar bunu düşüneceğim.] Where is my mind çalmaya başladı, bence bi' güç var dostlar. Aslında bu çok hoş olurdu. Arada bi' yukarı bakıp Tanrı'yla konuşmaya çalışıyorum. [yalan iki. dememi bekliyosunzu di mi, hayır demicem.] Çünkü her ne kadar, doğurup sokağa atan bir anne kadar sorumsuz bir varlık olmasını gerektirse de bu, en azından hayatımın bir anlamı olurdu. Sevgili deistler ve teistler, varoluşunuzun tek sebebinin ebeveynlerinizin sevişmesi ve babanızın sperminin annesinin yumurtasını döllemesi olduğunu düşünün. Bu bir NEDEN bile değil, altı üstü bir NASIL ve neredeyse yapmayı düşündükleri şeyi o an birinin ona yapmasını söylediğinde artık o şeyi yapmayı hiç istememeyi, kendilerini özel yaptığını düşünen sınıf arkadaşlarından bile daha sinir bozucu.
Her neyse.  Belki bir milenyum sonra yaşasaydım kavramak daha kolay olurdu. Ya da bir milenyum önce doğsaydım üzerinde düşünemezdim bile. Bazen erken doğduğumu düşünüyorum. En azından uzaylıların dünyaya saldırıp bütün insanlığın birleşmek zorunda kaldığını sonra sınırların kalktığını ve uzaylıların hiçbir dini kaynakla açıklanamayarak dinlerin toptan yer yüzünden silinmesini görmek isterdim AL SANA IMAGINE THERE IS NO COUNTRY, başka türlü de olmaz bu zaten. Hatta bana sorarsan, uzaylıların gelmesi durumunda Amerikan hükümeti kendi ülkesine bir şey olmamasına karşılık dünyanın geri kalanını uzaylılara satabilir falan. Yani belki de geç doğmuşumdur. Doğru yeri tutturduğunuz zaman altmışlarda falan Amerika hoş olabilir. MERHABA MORRISON. Burada içim ölüyor.

ÖYKÜ DENEMESİ I

“Merhaba.




Benim bir adım yok ve olmasını isteyip istemediğimi sorsanız tereddüt etmeden hayır derdim. İsimler birer etikettir ve ben hiçbir yere ait değilim. O yüzden kendime Q diyeceğim. Daha düzgün söylemek gerekirse bana verilmiş bir adım yok benim. Q’yu kendi kendime taktım ve böyle seslenmediğiniz sürece sizinle konuşmayı reddederim. Sokakta kendinizi paralasanız dahi dönüp bakmam ya da okul müdürü inatla varlığımdan sorumlu bir takım sorumsuz insanların bana koyma cüretinde bulunduğu o çirkin harf öbeğini kullansa da dönüp bakmam. Ben Q’yum.

*

Şu an oturmuş ders çalışıyor olmam gerekirdi ama siz bunları okuduğunuza göre öykü yazmaya çabalıyorum, bu konuda ne kadar kötü olduğumu bilseniz şaşarsınız. Bir kez yazmaya başladın mı o dile sadık kalman gerekiyor ve bunun ne kadar can sıkıcı olduğunu söylememe imkan yok. Teknik olarak reşit olduğumdan, artık bir şeylerde iyi olmam gerekirdi, o bocalama ve yeni şeyleri deneme döneminin bitmiş olmalıydı, bilirsiniz. Oysa hala ortalama düşünceler üzerine ortalama şeyler yazıyorum, özel bir yanım yok. Resim yapamam, enstrüman çalamam, dans edemem, hızlı koşamam, yapamadığım birçok şey var. İşe yarar biri olmak istemiştim, ama planladığım hiçbir şeye dönüşemedim. Genel kanı on sekizin her şey için çok, çok erken olduğu yönünde ama yanılıyorlar, eğer her gün evle iş yeri arasında mekik dokuyan, hayatta kalması için gereken bir takım ihtiyaçlarını gidermekten başka hiçbir varoluş amacı taşımayan bir organizmaya dönüşmek istemiyorsanız, bir şeye sahip olmak zorundasınız.

Herhangi bir şey.

Ama şimdi yaşamımın o zavallı varoluş taklitlerine dönüşmek üzere olduğunu görüyorum, bu çok açık. Daha basitçe söyleyeyim, hayat bir restorana girip patlayana kadar yemek yemek olsaydı, elime tutuşturulan mönünün en kötüsü olduğunu söylerdim: Seçmem gereken şu şeylere bak, bir iş, bir koca, bir ev ve tek eğlencem olacak sosyal ilişkilerimde hiyerarşinin altında ezilmemek için kullanacağım bir araba.

Aptal bir hayatım olacak.

Niye devam etmem gerektiğini anlayamıyorum. Belki de bütün dünya beceriksiz, gereksiz ve önemsiz olduğumu anlamadan hayatıma son vermeliyim. En azından biraz önemli görünebilirim, dramatik bir “hayatın anlamı yok” notu ve tüfekle kafamı uçururdum, çok gürültülü olurdu ve her bahsine girerim haberlere çıkardı.

Düşünmeye değer görünüyor O yüzden altını çiziyorum. Ve gitmeliyim, şimdilik.”

 
___________________________________________________________
 
 
 
Merhaba.
Moron olduğumu düşünen bir babam var.
Kardeşim işe yaramaz ve kendini kanıtlamaya çalışıp duruyor.
BU GÖZLÜKLERLE CİDDEN GÖREMİYORUM BABA.
Artık resim yapamıyorum.
Günde üç öğün Star Wars Main Theme dinlerim.
Şimdiye kadar aldığım en güzel hediye Işın Kılıcı'ydı ve Darth Vader'a imzalatıcam.
En yakın arkadaşımdan ara ara hoşlanıyorum. Diğer zamanlar bu duygu o kadar iğrenç ve saçma geliyo ki kendime yabancılaşıyorum. Sonra yine hoşlanıyorum ve sonra yine.
Mail arkadaşım yazdığım her şeyi görmezden gelip sürekli kendinden bahsediyor, CİZIZ KIRAYST.
Supernatural'ın beşinci sezonunu biriktirip izlicem diye bir yıl Dean'siz yaşadım ve bir tane bile spoiler girmedi, günlerdir Tanrı kim biliyor musun? şeklinde tehditler yiyorum.
Geçen bir kitap aldım, babası ölen bir çocukla ilgiliydi, kitabı alırken, satıcı kızın kitabı getiren çocuğa, sonunda karakter babasını buluyor dediğini duydum, hasiktir dedim, bütün kitabı o duyguyla okudum ama ÇOCUK BABASINI FALAN BULMADI. Çocuğun bütün hüznü bir anda üstüme çöktü.
Sezyum'un insanlar ölmesin kampanyası vardı n'oldu ona?
Yaşamanın ağır bedeli ölüm diye bir çizgiroman var, okuyun. Ölüm korkum büyük ölçüde azalmıştı benim ama herkeste aynı etkiyi yapar mı bilmiyorum.
Ve son.

bir takım sıkıcı şeyler.

Sanırsam bir akrabanın Facebook'tan seni eklemesi kadar rahatsız edici bir şey olamaz, hele hayat tarzlarınızın hiç benzemediği ve yanlarında ailecek evde davranmadığınız gibi davranmanız gereken akrabalarsa. Annemin de babamın da, akrabaları o kadar sıkıcı ve kısmen cahiller ki bazen ikisine de hayranlık duymadan edemiyorum lan. Akrabaların eve gelmesi, deyince herkes yüzünü ekşitir de, bizim için cidden işkence oluyor. Tek iyi yanıysa derli toplu bir evin ne demek olduğunu anlamam galiba:
 Salonda sadece takım koltuklar, takım sehpalar , birbiriyle uyumlu vazolar, güzel biblolarla süslü dolaplar ve yaklaşık benim odam kadar bir televizyon bulunur. Biz de salon babamın odası ve kütüphana karışımı bir şey. Koltuklar, sandalyeler falan tekleme ayrıca, SEHPA DİYE BİR ŞEY YOK. Ayrıca oradaki televizyon çalışmadığından biz mutfakta izliyoruz, tamam mı? NE VAR? MUTFAĞIMIZ BÜYÜK BİZİM. O kadar resmi ki ama ev değil bence o. Öyle ev olmaz. O kadar toplu yerde uzanıp televizyon izlenmez. İzlenemez. Ayrıca niye bütün odaların teması var onu da anlamadım. Yatak şeyleri perdeler duvar kağıtları hepsi aynı renkte falan. ÇOK SIKICISINIZ. Odamı çekip çekip koymak isterdim ama kendimi teşhir etmekten hoşlanmıyorum fazla. Ama odama ölürüm ben.

Egodan daha korkuçbir şey varsa ergen kızların egosu sanırım. Şimdi şöyle ki, yanlış, çok yanlış tesadüfler sonucu zerre alakası olmayan ve aslında içten içe birbirine kıl olan ikiz kız grubu olarak bir kafeye oturduk. Eğer garson hödük olmayıp herkesin içeceğini geç getirmeseydi, çekiştirecek ortak bir şey bulamayacağımızda birbirize laf sokmaya başlıcaktık galiba. Yani ben DEĞİL. BANANE. Parçası olduğum arkadaş grubumla da çok derin konuşmalar felan yapıyor değilim ancakvelakin BÜTÜN konuşma konuları dedikodu,erkekler,dedikodu olan bir grupla takılmak kadar sıkıcı bir şey yok. Nerdeyse makarnamla kendimi boğacaktım.
Ki şimdiye kadar yediğim en tatsız makarnaydı.
Ayrıca o garsonu yerim ben.
Neyse.
Kızlar korkunç bence.

so honey spread your wings and fly away.



Son zamanlarda hayatımdaki olumsuz her şey için, sistematik olarak annemle babamı suçluyorum, daha çok da annemi galiba çünkü babamın zaten olayla alakası yok gibi. Yani yanlış anlamayın,başım derde falan girdiğinde ya da ortada bir veli toplantısı olduğunda asla başından savmaz, hep elinden geleni yapar. İlgisiz bir baba değildir.
Konu eğitim, maddi durum ya da hayati bir mesele olduğu sürece.
Onun dışında, aileden bağımsız bir organizma gibi geliyor bana. Aslında hiçbir zaman aile kavranın içi dolu olmadı benim için. Bu, onları suçladığım konu değil. İnsanlar birbirlerini sevmekten vazgeçip ayrılabilirler, ya da biri kafayı sıyırır ve üçüncü birileri falan olaya dahil olabilir, konu bu değil.

Başlangıç olarak, ne halt yemeye çocuk yapmaya karar verdiklerini hiç, hiç bilmiyorum. Herhalde zayıf kişilikli, manik-depresif, kendi başının çaresine bakamayan birine dönüşeceğimi planlamamışlardı ama tam olarak böyle oldu, dönüştüğüm kişiden kesinlikle memnun değilim ve bu hergün daha da korkunç bir hal alıyor. Çünkü bir yıl sonra, resmen reşit oluyorum, evet tamam reşit olunca kimse çocuk hayatından çıkıp bir yığın sorumluluğun altına falan girmiyor ya da başının çaresine bakmak zorunda kalmıyorsun. Onun için bir kaç yılım daha var, ve üç yıl kadar önce kendimin hep çok daha güçlü, kendinden hemen ya da öyle bir şeye dönüşeceğimi sanırdım. Bütün o aptal ergenliği atlattığımda falan işte, ama o zamanki kadar acınacak haldeyim. Bundan üç yıl sonra da aynı şekilde rezil olacağım muhtemelen, ve bu hayatımı şimdi bile mahvedemediği bir şekilde mahvedecek. Bu blogu açarken profil kısmına yazdığım her şeyin hala geçerli olması hoş değil blog, yapabilsem sonsuza kadar odamda kalırdım, kesinlikle! Hala. Kendi kendime yetemiyorum. Bozulan banka kartım için bankaya gidip, kime soracağımın kesin ve ayrıntılı bir tarifi ya da öyle bir şeyi olmadan, yardım edecek birilerini aramak, derdimi anlatmak, banka kartıyla ne işim olduğunu düşündüğüne bahse gireceğim adamın ya da kadının tekiyle konuşmak, ne kadar korkunç. Kendi kendime alışverişe bile çıkamıyorum. Tüm o insanların ve görevlilerin arasında o kadar rahatsız hissediyorum ki görünmez olasım geliyor. Aptal bir resim kursuna devam etmeyi bile beceremedim, kimseyle konuşamıyorum diye. Oysa büyük çoğunluğu zaten konuşmak istemeyeceğim insanlardı. Üstelik kursa ihtiyacım olduğunu da biliyorum, çizimlerimi geliştirdiğine biliyorum, ama yine de odamda saklanmak daha hoş bir seçenek gibi geliyor. Son bir kaç yıldır, hayallerimden bahsedip durdum, yurt dışına çıkmak, en azından bir kaç ülkeyi gezmek ya da hayatıma birinde devam etmek, hiç olmazsa İzmir'e falan taşınmak gibi, oysa pratikte hiçbirini yapacak cesaretim yok. Bunları söylerken asla gelmeyecek zamanlardan bahsettiğimi falan mı varsayıyorum o an bilmiyorum, ama on yedi yaşındayım ve basitçe söylemek gerekirse, olmayı planladığım kimse değilim.
Kimsenin olmayı planladığı biri olduğumu sanmıyorum.
Kim sürekli kendinden şikayet eden biri olmak ister ki zaten? Şikayet eden ve hiçbir şey yapmayan. Bu yazıyı bitirdikten sonra her zamanki gibi "rahatsız edici" durumlardan olabildiğinde kaçınıp kasvetli kasvetli yaşamaya devam edeceğim, en kötüsü de lise bittikten sonra gelecek. Sanırım burada çürüyeceğim.
Bilmiyorum.

Çok farklı biri de olabileceğimi düşününce, annemle babamı suçlamaktan başka bir şey gelmiyor elimden, neden bu şehirde büyümek zorundaydım anlamıyorum. Bu şehirde herkesin kendine güven problemleri yok evet, ama  ciddi anlamda mutlu insan olduğundan şüpheliyim. Rastgele bir otobüse binin ve insanların yüzlerine bakın, çok ciddiyim. O kadar kasvetliler ve mutsuzlar ki. Hayatından bezmiş olan bir tek ben değilim yani! Her neyse. En azından böyle bir kendine güvensizlik geliştirmeyeceğim bir sürü ilkokul olduğuna bahse girerim. Ve evet, aslında annemle babamın ayrı olduğu düşünüp üzüldüğüm bir seferi bile hatırlamıyorum ama anne babası boşanmış çocukların normal olma şansı gerçekten yok galiba. Etrafımdaki örnekleri düşününce daha açık bir hal alıyor bu. Hantal vücudum için bile onları suçluyorum ve evet, bu babamla geçirdiğim bir yazın bana hediyesiydi. Hah, komik görünebilir ama mükemmellik takıntınız varsa  gözle görülür kusurlarınız katlanılamaz bir hal alıyorlar.

Herneyse sonuç olarak şu ruh halinde bir insana dönüşüyorsunuz.


*Garden State'i izleyenler daha iyi anlayacaktır. İzlemeyen de ilk fırsatta izlesin. Sevgi.

on yedinin fazla büyük olması.

Gıcık olduğum biriyle tamamen aynı şartlarda yetişmiş olsaydım ben de aynı derecede aptal olurdum.
İşte bunu fark edince hayatım anlamını yitiriyor.

Yarın on yedi oluyorum ve bunun ne kadar korkunç olduğunu anlatmama imkan yok galiba.
Şimdi.
Bir sürü insan içereceği için hayatımın saçmasapan olacağını biliyorum.
O yüzden iletişim sorunlu olmamın ekonomik durumumu ya da hayat kalitemi falan etkilemediği şu dönemi çok seviyorum aslına bakarsan ben.
Ayrıca Pazartesi'ye gelen bir doğumgünün iyi olması gibi bir ihtimal var mıdır?
Yoktur tabi.
Geçen yıl ne güzel idi oysa.
Pazar günü ve sivit sikstiin.,
Aslında onaltısına sokayım, hayatımın en bok gibi eğitim yılı sekiz-dokuz ayını bok etti, bir yaz güzeldi. GÜZEL dediğim de EVE TIKILIP anime izlemek.
Evet eğitim sistemi bireye o kadar değer veriyor ki okul olmadığı zaman boş boş eve tıkılmaktan başka bir aktivite gerçekleştiremiyolar. Alışkın olduğun eve gelip, ders çalışıp yatmak çünkü.
Ama dünyanın EN SIKICI şehrinde yaşamanın da suçu. Aptal şehir merkezine indiğinde bile ilk gidilecek yer kitapevi ya. Tamam kitaplar iyidir güzeldir. Ama okuldan kaçılınca, haftasonu Kızılay'a inilince, sinemaya giderken, okuldan eve giderken, sinemadan eve dönerken! Uğranacak tek yer kitabevi. Salak Dost. Sevimsiz görevliler. Çok kısıtlı çizgiromanlar.
Burada bir çizgiroman dükkanı bile olmadığını biliyor muydunuz.
Evet başkentte.
Bir tane bile yok.
Annemle babamın embesillik derecesi beni korkutuyor. GERÇEKTEN, en işe yaramaz şehrin en işe yaramaz semti? Çocuk yetiştirmek için? Ben bu ülkede çocuk bile doğurmazdım yahu.
Sonra niye telefonda anneleriyle konuşamıyorum.
Sanki çok kuvvetli aile değerleriyle yetiştik, ya da akrabalarla aramız çok süperdi. En son evimize bi' akraba geldiğinde yedinci sınıfa gidiyodum galiba. Ve bu beni kesinlikle rahatsız etmiyor, akrabalarım hepsi gerçekten boş kafalı. Ama sevgili ebeveynlerim bundan şikayet ediyorlarsa sorunu kendilerinde aramalılar. Bende değil. Kardeşimin de benim de kişiliğimdeki, diğer insanlara karşı zayıflığın sorumlusu onlar, değil mi?

Keşke çizer olabilecek kadar cesaretim olsaydı, ama güzel sanatlar ya da animasyon bölümlerini kazansam bile gitmeyi götüm yemezdi eminim.

Beni bu kadar güçlü biri yaptığınız için teşekkür ederim anne ve baba.

ooh! my soul.

Kızın biri odasında keman çalıyor.
Ve ben bunu balkondan duyabiliyorum.
Sağlam çalıyor ama. O raddede gitar çalabilsem ne hoş olurdu.


Bence Star Wars'a duyduğum sevgiyi Lord of the Rings'e duyamayacağım . Ön yargılı değilim, hepsini izledim ama "öylesine". (Televizyonda vardır, salona gelinip gidilirken izlenir falan, bilirsiniz.) Bütün kritik sahneleri hatırlayıp malum ana karakterler dışındaki hiçbir karakterin adını ya da aralarındaki ilişkileri bilmemek gibi çok nahoş şeyleri kapsıyor bu.

Ha evet, anlaşıldığı üzere Lotr gecemiz yattı ama benim suçum değil bence.


Blogta kim olduğunu açıklayabilen insanlara saygıyla tiksinme arasında şeyler hissediyorum . Çevremdikler daha çok mide bulandırıcı, galiba çoğu çok rezil ya da iki yüzlü göründüğü için. Ben de, burada yazdıklarıma kıyasla, dışarıda çok farklı gözüküyorumdur herhalde ama ne bileyim işte. Etrafındaki herkesin kafanın içinden geçenleri bilmesi hoş mu şimdi? Daha korkuncu, insanlar anlamadıkları şeylerle dalga geçerler, altında ünlü birinin ismi falan olmadığı taktirde yani, ki o varken bile aşağılamaya çalışan densizler varken, facebook gibi bir ortamda blogunu ifşa etmek çok manyakça geliyor bana yahu. Tabi herkes benim kadar çift kişilikli falan olmayabilir, ben de öyle çok ilginç olmadığımın farkındayım belki benim yazılarımda da aptallık dozları vardır, bilmiyorum. Yine de işlevleri gülmek ve konuşmak olan yaşıtlarımın etrafımda aptallar var içerikli yazıları samimi gelmiyor. Boş olmayan yazıya rastlamadım daha -bir tanesi hariç- ondan böyle yakınıyorum . YOKSA İNSANLAR APTALDIR İÇERİKLİ YAZI MI DEDİNİZ, doğru yerdesiniz.

Neyse ya banane.


Şu sıralar bomboş şeylerle dolduruyorum burayı da, insanların içinde söylediğin şeyler cidden kişiliğin oluyor sanırım.
AMAN TANRIM.

Evimde bir gün.

*Annemle babam kavga ederler.
*Babam herkese bağırır.
*Annem evi temizlemeye başlar.
*Sessizce sürekli söver.
*İstemesem de ne dediğini anlamaya çalışırım.
*Ders çalışmam bok olur.
*Yarım saat sonra babam odama girip şirinlik yapar.
*Annem gülümseyerek dün istediğim yemeği yaptığını söyler.
*İkisine de yüz vermem.
*Çok diretirsem babamın morali bozulur.
*Annem pek üstelemez.
*Sonra ben okulda niye yeterince mutlu görünmediğimi düşünürüm.
DI END.

Boktan şeyler olur. Sadece olurlar.

Ama bugün olmadı mesela.

Ya ileride yapacağım bir şeyi planlarken, başka bir boyutta, başka bir Amanita, sosyal, eğlenceli biri olacağımı varsayıyorum sanırım . O yüzden olsa gerek ki o büyük plana bir gün kala cayıyorum . Başkalarının dahil olmuş olması da umurumda olmuyor . Hastaydım derim . Telefonu açmam. Babamla kavga ettim derim. Bi' şekilde evde kalırım .

VE BU ÇOK İYİ HİSSETTİRİR.

Asosyalden antisosyale dönüştüğümden şüpheleniyorum .
Ne farkı mı var?
Asosyalsen evden çıkamazsın.
Antisosyalsen çıkmazsın.
Uh ye.

Bu sefer gerçek bir gerekçem olmasına rağmen daha önce yediğim haltlar sebebiyle kendimi suçlu hissetmekteyim . Ama geçer. BEN ARADA EGOİST OLURUM . Çok arada ama . Tahmin bile edemezsiniz.



Bu resim o kadar saçma ki ilk gördüğümde yarım saat gülmüş, sonra gülmekten domuz sesleri çıkartmaya başlamış sonra da kendimden soğuyup susmuştum .

*

Özene bezene bilgisayar dersi için hazırladığım biricik Star Wars sunumumu da, Main Theme eşliğinde, görsel bir şölen (NE?) izlediğinin farkında olarak izlesin istemiştim sevgili bilgisayar öğretmeni . Bana sınıfın geri kalanından yüksek versin , sunum böyle yapılır işte! desin istemiştim . Ama hakikaten güzeldi sunumum , o yüzden. Öyle öne çıkma manyağı falan değilim ÇOĞU ZAMAN .  Neyse. Sen git bütün sınıfa yüz ver sonra . HAYRET BİR ŞEY.

Daha banyo yapıcam ben ya.
O' boy .



Aptallık.

-Bir süredir beni dehşete düşürecek şekilde başarıyla uyguladığım *düşünmeme* kuralım bir takım şeyleri fark etmemi sağladı .
*Neyse ki normale döndüm ve herkesin her zamanki kadar aptal olduğunu düşünüyorum . Mutlu muyum? evet ! *

Birincisi, ben her ne kadar bir takım fikirleri kendime çok uzak görsem de anlamaya çalışırım çünkü olasılık şudur ki karşımdakinin yetiştiği çevrede, aile yapısında, kişilikte biri olsaydım benzeri şeyleri savunuyor olabilirdim . O zaman benim fikrimin savunulmaya değer yanı neydi ? Evet bir takım şeylere göre doğru, bir takım şeylere göre yanlıştı . Ama ben matematikteki gibi mutlak bir doğruluk, kesin bir çıkış noktası arıyordum .

Sorun şu ki, öyle bir çıkış noktası yok.

Herkesin kendi doğruları vardır ve merkeze neyi koyarsan biri diğerinden daha doğru gözükür . Ama örneğin o ortaya *atıyorum* milli değerlerin kutsallığını koyarken sen özgürlüğü koyarsın. O tartışma da orada tıkanır. Daha önce bahsettiğim üzere egosu varla yok arasında gelip giden biri olduğum için kendi düşüncelerimin üzerinde kuşku duyma kısmının bokunu çıkartıyordum ben (ucu küçük görmeye gidiyodu öyle diyim) Ve eğer empatinin dozunu ayarlayamazsınız en feci sonucu sempati oluyor, karşındakinin davranışlarına sempati duymaya başlıyorsunuz .

Son zamanlarda intahara meyilli olduğumu fark etmemden dolayı her şeyi talihsiz bir tesadüf sonucu dünyaya düşmüş bir uzaylı gibi algılayıp, yargılayıp ve insanların nasıl bu kadar kolay benimsediğini kavramaya çalışıp, hiçbir sonuca varamayarak buhranlar geçirmek yerine diğer herkes gibi durumu özümseme kararı almıştım . Git, gel, dersi dinle, sınava çalış, rastgele filmleri izle, rastgele müzikleri dinle, KAFA YORMA. Ama son ne fark edeyim, Sophie'nin dünyasında, Sophie'nin annesi kadar sıradan ve basit insan ayarında gördüğüm tiplerden biri haline gelmişim. Çoğunluk tarafından kabul görmelerini daha önce yadırgadığım, hatta bir hayli aptalca bulduğum şeyleri onaylar hale gelmişim, daha önce beni rahatsız eden şeyler gayet olağan gelmeye başlamış.

Önce büyük dehşete düştüm tabi . Burada beyin yıkayıcı, sanki dünyanın, evrenin merkezi bizim ülkemizmiş, burada yaşayan herkes Müslümanmış gibi hazırlanmış eğitim sisteminin payı büyük . Aslında dürüst olayım, SUÇUN ÇOĞU ONDA . Ama konumuz bu değil.

Konumuz, benim kendi fikirlerimi sorgularken düştüğüm ikilemlere düşmüş, tartışma durumunda kaldığım insanların da benim yaptığım sorgulamaları yapmış, aklı selim salibi insanlar olduklarını varsaymış olmam.
Ama hayır ne münasebet . Bildiğin embesiller.

Sorun şu: Ben günümün üçte birini okula, geri kalanının büyük çoğunluğunu da derslere ve dinlenmeye ayırdığım zaman, sosyal hayatımda da zombi gibi davranmaktan bıkıp , insanlara sıcak davranmak istediğimden, ya da daha kısacası, tavşanın tüylerini tırmanıp tepeden bakmak yerine diplerinde dolanmak, annemin beni çok melankolik bulması üzerine *öyle büyük bir anlam yok! öyle ütopik bir yer de yok!* diye azarlamasını da dikkate alarak, işte kendimi biraz daha anın akışına bırakmaya, her şeyi yargılamamaya, etrafı olduğu gibi kabullenmeye falan karar vermiştim . Çünkü öbür türlü , insanlardan da soğuyodum ve sosyal hayatım normalden de zavallı bir hale geliyordu .

Her neyse, bir şekilde günlük zevk insanı olmayı becerdikten sonra (insan uyum sağlamaya programlı bir varlık olduğundan pek zorlanmadım ne yazık ki.), ama egomun küçüklüğü aynı boyutta kalmaya da devam ettiği için, etrafımdaki "sesi çok çıkan" tiplerin saçmasalak fikilerine maruz kalmak beni etkiledi .

Ama dediğim gibi, daha önce benimkiler gibi süzgeçten geçirildiğini sanıyordum bu fikirlerin.
Ama yaşam insanı olunca kafalarının nasıl çalıştığını anlıyorsunuz.
Eh, çalışmıyor.

Tek yaptıkları, anlamadıkları her şeyle dalga geçmek . Dalga geçmek de denmez ona, aşağılamak. Daha doğrusu, o şeyle ilgili bilgi kırıntılarını yaya yaya söylemek ve kendileri gibi düşününlerin de gülmesiyle durumun "komik" olmuş olması .

*

Aslında bazen kendime üzülüyorum. İnsanları katlettikten sonra sabah hiçbir şey olmamış gibi kahvaltı etmenin ne kadar müthiş olduğunu söyleyen insanlardan bahsediyorum burada. Düşünmeye bile deymez değil mi, eh ben hiçbir şekilde hiçbir şeyin etkisinde kalmadan kendi kendime doğruyu bulmaya çalıştığımdan, bütün fikirlere aynı mesafeden yaklaşmaya çalışıyorum .

Ama bu düpedüz salaklık.
Çünkü insanların çoğu salak zaten.

*

Nihai bir gerçek, çok doğru bir "değer" bulsam bile onunla ne yapacağım konusunda bir fikrim de yok.

En iyisi gidip ders çalışayım yine ( Teşekkürler dünyanın en işe yaramaz eğitim sistemi.)

*

ve aptalca bir sorun daha .

Evet bakarak çok iyi çizen bi' takım insanların hayal gücüyle çizmeye gelince çok çok kötü çiziyor olduğunu görmekten zevk alıyorum. Bu konuda cidden egoist olabilirim ama bunu asıl sebebi, istediğim derecede iyi çiziyor olamamam ve de ego diye bir şeyimin olduğundan aslında şüphe etmem. Varsa da bi' çaldırsın pliz. Yeter yani. Fark ettim ki, ben terk edildiğimde bile (Oh yes bir yıl oldu hala bundan bahsediyorum ben. Hiç cool değilsin Amanita, seni luğzır.) üzülme sebebim daha çok, kendimi eksik /kötü/yetersiz/kusurlu biri olarak gördüğümden karşımdakinin bunu fark ettiğini ve benden nefret ettiğini düşünmem falan (Şu cümleyi okuyunca oha manyağa bak diyenler elini kaldırsın. ). Aşağılık kompleksim ay lav yu . Hayatımı renkli bi' hala getirdin . Bu işin kötü yanı, yani daha da kötü yanı, insanlara çok büyük bir kızgınlık duymama sebep olması . Gerçi arkadaş olarak da istenmediğini düşününce insan biraz hüzünleniyor . Ama olsun .



Aman neyse , gidip başkalarının sorunlarına burnumu sokayım .

Babam mesela.

Gerçi bu aynı zamanda benim de sorunum .

Bilmiyorum, zaten baba kavramının içi benim için biraz boş . Daha çok salonu mesken edinmiş, arada bir gelip ders durumlarını kontrol eden , eğitimim söz konusu olmadığında yaşadığımdan bihabermiş gibi davranan , bir sorun olduğunu düşününce herkesi salona toplayıp azarladıktan sonra, günlük hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğimiz biri, falan . Bi' de tüm bunlardan bizi sorumlu tutması yok mu, bayılıyorum . Annemle kavga edince otomatikmen bana da küsen bir insanın , konuşmuyoruz diye bana trip atması çok anlamlı mesela .

-İnternetim gitti.
-...
-Modem mi kapalı?
-...
-Sanırım kablomda sorun var.
-...
-BABA?
-hı? (homurdanma .)

Sonra gelip bana yüzüme bakmıyodun diyebiliyor. EVET YAPTI. Bi' kere öyle olsaydı bile "Baba" olan sen ve on yedi yaşında, ergenliğinin baharında ve ben merkezci olan ben olduğum için senin gelip konuşman gerekirdi. Hani aramızda otuz yaş var falan. BİLİRSİN.


Çok dürüst olduğum zaman bu yazıların okunma olasılığından hiç hoşlanmıyorum , ne demiş JD, "maybe telling the truth would make them feel too vulnerable." Ama aynı zamanda yazmak da zorundayım , yarınki yazılıda giricek oh diyır gad .

anlamveremiyorum oh may.

Liseye başladığımdan beri yaşıtım kızlarda gözlemlediğim birtakım tuhaf tavırlar var ki bana kendimi çok normal hissettiriyor.
-Öpüşmek? -İğrenç -Sevişmek -Öğğk. -Mastürbasyon? -Erkeklerin yaptığı o iğrenç şey.
Hey.
Manyak mısınız lan?
Evlenince ne tür bir travma geçireceksiniz merak ediyorum. YA EVLENMEK Mİ. Gerçekten. Sevişmenin aslında iğrenç olan ama adamın tekinin kağıt imzalatarak yasal kıldığı,"asla bahsedilmeyen o şey " olarak benimsenmesi PSİKOPATLIK  biraz.
Bir adet aseksüelmiş gibi davranmanız hiç gerçekçi değil söyliyim.

*
Aslında düşünme yetisi azıcık gelişmiş olan biri bunu görebilir.

Ama etrafta sevgilisini öpen bir oğlanı kızın onurunu düşünmemekle suçlayan manyaklar varken biraz normal galiba.

Ya da hayır, hepiniz ruh hastasısınız.

*


Nasıl bir fobiyse artık, "quantum sosyalojisi" diye diye ömrümü bitiren, kültürlü ve aslında açık görüşlü babacığım bile erkek olan sınıf arkadaşımın evinde kalmamı olay haline getirebiliyor. Üç tane Yüzüklerin Efendisi peş peşe izlemek on küsür saat sürüyorsa ben n'apabilirim be adam? Baş başa yapılcak bir aktivite de değildi üstelik. YA OLSA BİLE, gidip sevişicek olsam böyle bi' yalan atmazdım. Gidip sevişicek olsaydım bile sen bunu niçin sorun ediyorsun. Ha? HA? Boyunun kısa olduğunu söylediğimde bile "kısa" "uzun" kavramlarının göreceliği hakkında uzun uzun(keşfedilen, keşfedilmeyen bütün galaksilerde,tüm paralel ve hatta dik evrenlerde, tüm kırmızı ve mavi eyaletlerdeki anlamıyla, UZUN) bik bik etmeti biliyosun ama. O zaman biraz da ahlak kavramını irdele, mucuk.

Gerçi kafasından geçenin ahlaktan çok, biriyle şimdi ilişkiye girsem psikolojik travma geçireceğim olacağını düşünüyorum(Niye mi, bilmem, ama böyle bi' şey düşündüğüne eminim.) ama madem öyle gidemezsin diye kesip atmasaydın. Ergenlerle İletişim kitabını oku o zaman. HAYRET BİR ŞEY.

*

Bazen diyorum ki keşke İtalya'da doğsaydım. Yeeeay.

Arideverçi.