Merhaba sınav senesinin çok hızlı geçtiğini söyleyen adam, SENİ YALANCI.
Bu konuya daha önce değindim, ama yine doldum bak, burası benim kişisel blogum olduğuna göre bir neden sonuç ilişkisine oturtmak zorunda değilim, hıh. Gönülçelen'i nasıl sevmezsiniz lan? Ha? HA? Gelip ağzınıza şöyle sağlam bir tane çakasım geliyor, kusura da bakın, banane.
Gerçi herkes kitabı sevecek olsaydı hiçbirimiz kendimizi Holden gibi hissetmezdik. Beni asıl sinir eden o gösterişçi ve boş kişiliklerine rağmen kötülemeye cüret etmeleri.
Merhaba Glamdring, kusura bakma. Sınav senesi iğrenç ve bir şekilde o kadar da kötü değil.
Bu konuya daha önce değindim, ama yine doldum bak, burası benim kişisel blogum olduğuna göre bir neden sonuç ilişkisine oturtmak zorunda değilim, hıh. Gönülçelen'i nasıl sevmezsiniz lan? Ha? HA? Gelip ağzınıza şöyle sağlam bir tane çakasım geliyor, kusura da bakın, banane.
Gerçi herkes kitabı sevecek olsaydı hiçbirimiz kendimizi Holden gibi hissetmezdik. Beni asıl sinir eden o gösterişçi ve boş kişiliklerine rağmen kötülemeye cüret etmeleri.
Merhaba Glamdring, kusura bakma. Sınav senesi iğrenç ve bir şekilde o kadar da kötü değil.
Summer's Almost Gone.
Ya da hep beraber Güney Yarım Küre'ye yerleşebiliriz. Aslında sonbahar güzel. Hüzünlü, gri, yağmurlu, insan kendini roman karakteriymiş gibi hissediyor. Yaz da güzel ama Ankara'da çok da güzel değil. İnsanı boğuyor, eriyip kalıyorsun. Şahsen ilkbaharı tercih ederim. Renkleri Juno filmi gibi, hem de aşırı değil. Kışla yaz öyle. İnsanın dengesini bozuyor hep. Aslında karın yağdığı zamanlar kış da güzeldi ama artık sadece soğuk. Kuru. Böğk. Aah, ama kahve içerken bunalmazsın. Ya da sıcak çikolata. Üstüne battaniye çekmek çok güzel bir şey. Aslında genel olarak üşüyüp sonra ısınmak güzel bir his. Evet. Bu yazdığım en saçma yazıydı. Bir değişiklik yapıp... Aman. Juno'nun renkleri çok güzel işte.
Bu çok güzel bir duvar kağıdı yahu.
Bu çok güzel bir duvar kağıdı yahu.
those were the days. yok canım.
Altıncı ve yedinci sınıfta tuttuğum defteri buldum. Yaşadığım travmayı anlatabileceğimi sanmıyorum ama egoma hayran kaldığım da bir gerçek. Özellikle "rock" müzik ve Avril'a yüklediğim anlam beni benden aldı ama değişmeyen tek şey Harry Potter sevgim ve Harry Potter'ı aşağılayan insanlara karşı hissettiğim nahoş duygular. Bir de lanet olası Sailoor Moon, Pokemon, Beyblade, W.I.T.C.H., Rurouni Kenshin türevi animeler ve çizgiromanlar yüzünden takıntılı olduğum hepsi-bir-tipi-temsil-eden-kusursuz-arkadaş-grubu bulma çabam aslında çok üzücü. Hatırladığım kadarıyla kıskanç, fesat ve kişiliksiz arkadaşlarıma yüklemeye çalıştığım karakterlerse daha komik olmuş. Saf ve düşünceli mi? Bana daha çok deftere eleştirel yazarsam sonra onlarla konuşurken suçluluk duyarım gibime geldi. Yıllar sonra arkadaşlarıma karşı hala içten içe aşırı yargılayıcı davranmamın sebebinin de bu olduğunu düşünüyor ve sorunun bende olduğunu mutlulukla fark ederek, şimdiye kadar bana karşı asla kötü davranmayan, olgun ve iyi kalpli(ah evet.) lise arkadaşlarımı tenzih ediyorum. Çocuk yaparsanız boşanmayın ve nezih olmayan semtlerdeki ortaokullara göndermeyin çünkü oradaki çoğu çocuğun psikolojisi affedersiniz ama bokum gibi oluyor. Sevgiler. Ha bir de: Grubun en zeki kızı olmaktan bıktım ya! nedir yahu? Egomu seveyim.
Evde anne olmaması çok kötü bir şey. Sabah kahvaltımı on ikide pastayla yaptım. Bir de kahve içtim açlığımı bastırmak için. Duruyorum öyle. Dışardan da söylemeyeceğim işte. Öleceğim galiba. Beni hatırlayın dostlar.
Harry Potter'a iki biletim vardı aynı gün içinde. Hikayesini anlatmayacağım ama pişman değilim, son filmdi sonuçta, anı işte.
Geçen yıldan kalma bir kaç resim. Fotoğraflarını çekince hiç normalde güzel geldikleri kadar güzel gelmiyorlar.
Adı Gary'di.
Muhtemelen bu kedi tarafından yendi.
Chewie!
Harry Potter'a iki biletim vardı aynı gün içinde. Hikayesini anlatmayacağım ama pişman değilim, son filmdi sonuçta, anı işte.
Geçen yıldan kalma bir kaç resim. Fotoğraflarını çekince hiç normalde güzel geldikleri kadar güzel gelmiyorlar.
Adı Gary'di.
Muhtemelen bu kedi tarafından yendi.
Chewie!
Goodreads'te Catcher in the Rye'dan nefret eden tipler gördüm ve onları boğazlamak istedim. Hehe, ortaokuldan beri böyle şeylere kızdığımı hatırlamıyorum, sevdiğim gruplardan nefret eden insanları görüp ölmelerini falan isterdim. Hepsi kendini beğenmiş, müzikten anlamayan o sözlerdeki derinliği göremeyen kendilerini bir bok sanan insanlardı benim gözümde. Neymiş dinleyici kitlesi on üç yaşındakilermiş, on yedi yaşında olunca bir bok oluyor sanki. İnsan kendini özleştirdiği için oluyor tabi ama Catcher in the Rye'dan da nefret edilmez ki. Edilemez işte. Allah allah. Neymiş Holden Caulfield mızmız bir emoymuş, yalan söyleyip duruyormuş. Hey, galiba biri romanın konusunun ne olduğunu fark etmiş! Ergenlikten yetişkinliğe geçme sancıları! Tabi on iki yaşında yetişkine dönüşmüş mükemmel edebiyat bilgisi olan insanların bunu anlayamaması normal, HAHAHA. Phonyler sizi. Chapman, çok yanlış adamı vurdun be. Ayrıca Catcher in the Rye'ı okuma yaşı 15-19'dur, tamam mı sistemin kölesi olmuş yüzeysel yetişkin sofistike kişi. Okusan bir şeyleri anlayabilirdin belki. Ergenlerin ergenlikten kaynaklanan tavırlarıyla dalga geçerek kendinin ne kadar olgun olduğunu vurgulamaya çalışan bir grup insan var, belli ki bu insanlar sadece ekşi sözlükte bulunmuyorlar. Neyse bir şey daha öğrenmiş oldum en azından. Salinger da dünyanın en iyi yazarı tamam mı, New Yorker bokumu yesin.
Evet bu yazıyı yazarken çok eğlendim.
Hehe.
Ayrıca Evanescence'ın güzel şarkıları da var, Amy Lee de çok güzel, sesi de müthiş, HAH!
Evet bu yazıyı yazarken çok eğlendim.
Hehe.
Ayrıca Evanescence'ın güzel şarkıları da var, Amy Lee de çok güzel, sesi de müthiş, HAH!
'On bad days, I talk to Death constantly, not about suicide because honestly that's not dramatic enough.
Sanırım bloga uzun zamandır yazmayışımın sebebi iç dünyamın, eee, değişmesiydi. Yani. Aslında buraya hala yazasım yok çünkü artık olayları biraz daha gerçekçi bir şekilde görebiliyorum ve kendimin de yüzeysel insanların korkunç dünyasına düşmüş her konuda haklı küçük bir dahi olmadığımın farkındayım. Eskiden böyle hissetmem ama bunun farkında olmamam çok acı değil mi, herneyse. Ama yazmadığımdan şikayet eden tek tük sevgili kişiler, suçu erkek en iyi arkadaşıma ve en iyi erkek arkadaşıma atabilirsiniz, meheh. Yani o kadar sevgi görseniz sizin de pek bir psikolojik sorununuz kalmaz sanırım. Ama bunu yazmak biraz saçmaydı. Evet cidden, artık yazacak pek bir şeyim yok. Aslında hala baya psikolojik problemim olmalı çünkü önemsiz, fazlasıyla kişisel bir bloga patlamamak için iç döküşümü gereğinden fazla ciddiye alıyorum. Yine de eskisi kadar almıyorum. Aslında ben bu gece buraya yazmayacaktım, öykü yazasım gelmişti. Ama son günlerde evren sinirden laptopu fişinden çekip fırlatmamdan zevk alıyor, o yüzden microsoft word'ü, hikayemi açamadım. Başka bir şeye de yazmak istemiyorum. Evet, eğer bir sorun çıkarsa yapılacak şey çözüm aramak değil mi? Burada değil bebeğim. Hikaye yazılmak istemiyor mu, İYİ BEN DE YAZMAM O ZAMAN. Aslında pek de iyi değilim de kendimi eskisi gibi mutlak bir varlık olarak görmemeye çalışıyorum ki aslında çoğunuz kendinizi böyle görüyorsunuz, şimdi biran durun ve düşünün.
Bazen sırf beynimin nasıl çalıştığını anlamak için Psikoloji okuyasım geliyor ama aslında bu gizemi çözdüğümü düşünüyorum ve daha fazla üzerine gitmeyeceğim: Paranoyaklık! Ne de olsa genlerimde var-mış. Yo, cidden, bu konuda burada paylaşmaya hiç can atmadığım kanıtlarım var ve kendime koyduğum 234892374 teşhise rağmen paranoyaklığı hiç düşünmeyişim de bir işaret, herneyse.
Son günlerde Salinger sevgim depreşti bir de. Aslında bu konudan çok bahsetmek istemiyorum çünkü eğer neden bu kadar çok sevdiğimi size mantık çerçevesinde içerisinde açıklamaya kalkarsam bütün büyüsünü kaybeder eh, çünkü hissettiğim yoğunluğu açıklayamam. Yani yazdığım cümleye bakarım ve bu yüzden ha,evet diyip kendimi Salinger'dan soğumuş bulabilirim. Bir de çok üzgünken yanımda Catcher in the Rye'ı taşıyorum. İşe yarıyor. Üzgünken Salinger kitaplarına sarılmak. Ama yağmurlu günlerde kitaplarınızı naylon poşete falan koyun. Islanınca çok üzücü oluyor.
Kendimle ilgili bütün sorunların suçunu başkalarına yıkmak bir şeyin çözümü değil ama -ve sürekli kendimden bahsettiğim için şu noktada özür dilemeliyim, çünkü, eh, zaman kaybı değil mi?- ailemi epey suçluyorum. Dünyada sosyal açıdan benden daha beceriksiz üç insan daha varsa annem babam ve kardeşimdir, sizi temin ederim buna.
Tamam belki de hala yazasım vardır da ısınmam gerekiyordur. Ayrıca aklıma GERÇEK bir sorunum geldi ki bu beni hiçbir şeyin yapmadığı kadar -ki beni BİRÇOK ŞEY mutsuz yapar- mutsuz yapıyor. ARTIK RESİM YAPAMIYORUM. A-a tesellilerinizi ve yanılıyorsundurlarınızı ve beklelerinizi kendinize saklayın, hepsini kendim yaptım. Yaklaşık altı yedi aydır bekliyorum, küçük bir ilham gelsin diye ve elime geçen tek şey bileğimin soğuması oldu. En azından bakarak çiziyordum şimdi onu da beceremiyorum ve mükemmel bir şey çıksın diye sabırsızlandığımdan daha da kötü oluyor. Benim için bu kadar doğal bir şeyken, kendimi bildim bileli resim yaparken, insanların dile getirdikleri hayranlık bir şey ifade etmeyecek kadar sıradanlaşmışken tek çizebildiği şeyler göz, dudak, kadın yüzü, kadın bedeni ve geometrik şekiller olan biri haline nasıl geldim? TEBRİKLER MÜKEMMEL EĞİTİM SİSTEMİ, DERSANELER, EBEVEYNLER VE MÜKEMMELLİYETÇİ MANYAK EGOM! Artık ne olursa olsun beni mutlu eden tek şeyi de yapamıyorum ve İŞİN GERÇEKTEN KORKUNÇ YANI RESİMLERİN KÖTÜ OLMASI DEĞİL. ÇİZERKEN HİÇBİR ŞEY HİSSETMİYORUM. Resim, müzik ya da o tür bir şeyle uzun süre ilgilenmemiş birine bunlar bir şey ifade eder mi bilemiyorum ama (ayrıca böbürlenmeye çalıştığım falan da yok.) çocukluğundan beri uğraştığın bir şey öylesine parçan haline geliyor ki gerçekten, nasıl demeliyim, içinde o işi yapmak için hiç bitmeyen bir istek ve uğraşırken duyduğun müthiş bir huzur oluyor. Yani eskiden de çok mükemmel resimler yapmıyordum hatta ortaokul boyunca yaşıtlarıma göre iyi olsa da dönüp bakınca epey iğrenç resimler yapmışım(ki burnun yüzün geri kalanının bir buçuk katı olması gibi falan.) ama onları yaparken tanımlayamayacağım bir huzur hissediyorum, yani o an onu yapmam benim için dünyadaki en doğru şeydi. Ve bu gitti. Resimlerim kötü olsa da pek fark etmezdi bunu hissedebilseydim. Ama ben, profesyonelleşmekle, mükemmelleşmekle öyle takıntılı hale geldim ki, hayal ettiğim gibi çizmek yerine kendimi çizim kitaplarına, anatomi kurallarına, perspektiflere boğdum biranda ve bu beni bıktırdı. Ve tabi, manga okumayı bıraktım. Ki bu da en büyük etkenlerden biri bence, çünkü o atmosferi hissedip benzer bir şey yaratma dürtüsüyle bir şeyler çizmek o kadar mutluluk vericiydi ki. Ve bir kaç gün önce sorunumun bu olduğunu fark edip kendimi rahat bırakınca, çizebilirim sandım ve bugün fark ettim ki BİR BOK ÇİZEMİYORUM VE HİÇBİR ŞEY HİSSETMİYORUM. Resim çizmek sadece diğer insanlar kullanırken küçümsediğim anlamıyla sadece resim çizmek. Bir yere oturup kalemle kağıda bir şeyler karalamak. O kadar yabancılaşmışım ki yazarken sanki bisiklet sürmekten bahsediyorum, AH.
İntiharı sık düşünürüm. Yani etmek konusunda değil de, düşünürüm. Eğer edersem ana kaynağı bu resim yapamama durumum olacak, buraya yazmış olayım bari. Artık kendim gibi hissedemiyorum.
Bazen sırf beynimin nasıl çalıştığını anlamak için Psikoloji okuyasım geliyor ama aslında bu gizemi çözdüğümü düşünüyorum ve daha fazla üzerine gitmeyeceğim: Paranoyaklık! Ne de olsa genlerimde var-mış. Yo, cidden, bu konuda burada paylaşmaya hiç can atmadığım kanıtlarım var ve kendime koyduğum 234892374 teşhise rağmen paranoyaklığı hiç düşünmeyişim de bir işaret, herneyse.
Son günlerde Salinger sevgim depreşti bir de. Aslında bu konudan çok bahsetmek istemiyorum çünkü eğer neden bu kadar çok sevdiğimi size mantık çerçevesinde içerisinde açıklamaya kalkarsam bütün büyüsünü kaybeder eh, çünkü hissettiğim yoğunluğu açıklayamam. Yani yazdığım cümleye bakarım ve bu yüzden ha,evet diyip kendimi Salinger'dan soğumuş bulabilirim. Bir de çok üzgünken yanımda Catcher in the Rye'ı taşıyorum. İşe yarıyor. Üzgünken Salinger kitaplarına sarılmak. Ama yağmurlu günlerde kitaplarınızı naylon poşete falan koyun. Islanınca çok üzücü oluyor.
Kendimle ilgili bütün sorunların suçunu başkalarına yıkmak bir şeyin çözümü değil ama -ve sürekli kendimden bahsettiğim için şu noktada özür dilemeliyim, çünkü, eh, zaman kaybı değil mi?- ailemi epey suçluyorum. Dünyada sosyal açıdan benden daha beceriksiz üç insan daha varsa annem babam ve kardeşimdir, sizi temin ederim buna.
Tamam belki de hala yazasım vardır da ısınmam gerekiyordur. Ayrıca aklıma GERÇEK bir sorunum geldi ki bu beni hiçbir şeyin yapmadığı kadar -ki beni BİRÇOK ŞEY mutsuz yapar- mutsuz yapıyor. ARTIK RESİM YAPAMIYORUM. A-a tesellilerinizi ve yanılıyorsundurlarınızı ve beklelerinizi kendinize saklayın, hepsini kendim yaptım. Yaklaşık altı yedi aydır bekliyorum, küçük bir ilham gelsin diye ve elime geçen tek şey bileğimin soğuması oldu. En azından bakarak çiziyordum şimdi onu da beceremiyorum ve mükemmel bir şey çıksın diye sabırsızlandığımdan daha da kötü oluyor. Benim için bu kadar doğal bir şeyken, kendimi bildim bileli resim yaparken, insanların dile getirdikleri hayranlık bir şey ifade etmeyecek kadar sıradanlaşmışken tek çizebildiği şeyler göz, dudak, kadın yüzü, kadın bedeni ve geometrik şekiller olan biri haline nasıl geldim? TEBRİKLER MÜKEMMEL EĞİTİM SİSTEMİ, DERSANELER, EBEVEYNLER VE MÜKEMMELLİYETÇİ MANYAK EGOM! Artık ne olursa olsun beni mutlu eden tek şeyi de yapamıyorum ve İŞİN GERÇEKTEN KORKUNÇ YANI RESİMLERİN KÖTÜ OLMASI DEĞİL. ÇİZERKEN HİÇBİR ŞEY HİSSETMİYORUM. Resim, müzik ya da o tür bir şeyle uzun süre ilgilenmemiş birine bunlar bir şey ifade eder mi bilemiyorum ama (ayrıca böbürlenmeye çalıştığım falan da yok.) çocukluğundan beri uğraştığın bir şey öylesine parçan haline geliyor ki gerçekten, nasıl demeliyim, içinde o işi yapmak için hiç bitmeyen bir istek ve uğraşırken duyduğun müthiş bir huzur oluyor. Yani eskiden de çok mükemmel resimler yapmıyordum hatta ortaokul boyunca yaşıtlarıma göre iyi olsa da dönüp bakınca epey iğrenç resimler yapmışım(ki burnun yüzün geri kalanının bir buçuk katı olması gibi falan.) ama onları yaparken tanımlayamayacağım bir huzur hissediyorum, yani o an onu yapmam benim için dünyadaki en doğru şeydi. Ve bu gitti. Resimlerim kötü olsa da pek fark etmezdi bunu hissedebilseydim. Ama ben, profesyonelleşmekle, mükemmelleşmekle öyle takıntılı hale geldim ki, hayal ettiğim gibi çizmek yerine kendimi çizim kitaplarına, anatomi kurallarına, perspektiflere boğdum biranda ve bu beni bıktırdı. Ve tabi, manga okumayı bıraktım. Ki bu da en büyük etkenlerden biri bence, çünkü o atmosferi hissedip benzer bir şey yaratma dürtüsüyle bir şeyler çizmek o kadar mutluluk vericiydi ki. Ve bir kaç gün önce sorunumun bu olduğunu fark edip kendimi rahat bırakınca, çizebilirim sandım ve bugün fark ettim ki BİR BOK ÇİZEMİYORUM VE HİÇBİR ŞEY HİSSETMİYORUM. Resim çizmek sadece diğer insanlar kullanırken küçümsediğim anlamıyla sadece resim çizmek. Bir yere oturup kalemle kağıda bir şeyler karalamak. O kadar yabancılaşmışım ki yazarken sanki bisiklet sürmekten bahsediyorum, AH.
İntiharı sık düşünürüm. Yani etmek konusunda değil de, düşünürüm. Eğer edersem ana kaynağı bu resim yapamama durumum olacak, buraya yazmış olayım bari. Artık kendim gibi hissedemiyorum.
Teşekkür.
Bu aslında en son kaydıma bir yorumdu ama blogger yorum yapmama izin vermiyor her nedense:
HUHUV çok çok teşekkür ederim! Larien, hehe filmlerin yarısı izlediğim filmler(ki bu biraz hoşuma gitti)(ghost world'ü başka kimse sevmez gibime geliyordu hatta.çok nevrotik film değil mi?)Bu arada Candy'i bugün indirip izledim, çok... üzücüydü. Çok güzeldi. Tenenbaums'u da izledim tabi hehe. Çok severim.
Mega Süpersonik Sam, Band of Horses severim ama Barış Bıçakçı'yı bilmiyordum teşekkürler.
Ainariel* Game of Thrones'un neyle ilgili olduğunu bile bilmiyorum, Kevin Spacey bence de müthiş. Savaş ve Barış'a heves etmiştim ama çok çok kalın yahu o.o
Çok mutlu oldum elimde bir liste olmasına. Teşekkürler!
HUHUV çok çok teşekkür ederim! Larien, hehe filmlerin yarısı izlediğim filmler(ki bu biraz hoşuma gitti)(ghost world'ü başka kimse sevmez gibime geliyordu hatta.çok nevrotik film değil mi?)Bu arada Candy'i bugün indirip izledim, çok... üzücüydü. Çok güzeldi. Tenenbaums'u da izledim tabi hehe. Çok severim.
Mega Süpersonik Sam, Band of Horses severim ama Barış Bıçakçı'yı bilmiyordum teşekkürler.
Ainariel* Game of Thrones'un neyle ilgili olduğunu bile bilmiyorum, Kevin Spacey bence de müthiş. Savaş ve Barış'a heves etmiştim ama çok çok kalın yahu o.o
Çok mutlu oldum elimde bir liste olmasına. Teşekkürler!
YARDIMINIZA İHTİYACIM VAR.
Önümüzdeki yılı sınava çalışmaktan beyin hücrelerimi yakarak geçireceğim için bu yaz deli gibi film izleme ve önümüzdeki yıl için de yeni gruplar ve filmler ve kitaplar keşfetme kararı aldım. Her şeyin indie'sinden daha çok hoşlanıyorum ama BÜTÜN ÖNERİLERİNİZE AÇIĞIM. LÜTFEN.
Durduk yere yakın arkadaşlarından ve anne ve babadan ölesiye nefret etmek ve öfke duymak bir tek bana mı oluyor? Aslında çok da durduk yere sayılmaz ama objektif bakan birine kabul ettirecek şekilde açıklayabileceğimi sanmıyorum ya da çok suçluluk duyduğum için böyle geliyo ama bana kendimi sürekli işe yaramaz gereksiz bir şaka gibi hissettiriyorlar. Sadece ses tonları ve bakışları ya da küçük önemsiz konulardaki sözleriyle. Yoksa ben içten içe kendimi öyle hissettiğimden(bu tamamen okuduğum zilyon yane psikolojik kitaptan yaptığım bir çıkarımdır. öyle hissetmiyorum yoksa?) onlara mı yüklüyorum anlamıyorum. Ama gerçekten, BENDEN BAŞKA HERKESİN NORMAL OLDUĞUNU PEK SANMIYORUM.
Gerçek.
In order to be happy we require all kinds of supports to our self-esteem. We are human beings, therefore human beings are the purpose of creation. We are Americans, therefore America is God’s own country. We are white, and therefore God cursed Ham and his descendants who were black. We are Protestant or Catholic, as the case may be, therefore Catholics or Protestants, as the case may be, are an abomination. We are male, and therefore women are unreasonable; or female, and therefore men are brutes. We are Easterners, and therefore the West is wild and woolly; or Westerners, and therefore the East is effete. We work with our brains, and therefore it is the educated classes that are important; or we work with our hands, and therefore manual labor alone gives dignity. Finally, and above all, we each have one merit which is entirely unique, we are Ourself. With these comforting reflections we go out to do battle with the world; without them our courage might fail. Without them, as things are, we should feel inferior because we have not learnt the sentiment of equality. If we could feel genuinely that we are the equals of our neighbors, neither their betters nor their inferiors, perhaps life would become less of a battle, and we should need less in the way of intoxicating myth to give us Dutch courage.
goo goo goo joob.
Merhaba.
Öncelikle yazmanın sebebi aklımın başında olduğundan emin olmam değil ki,bu durumdan hiç o kadar uzak olmamıştım.
Yazıyorum çünkü kafayı yemek üzereyim. Kimseye bir şey anlatmak istemiyorum, kendime çok zavallıca gözüküyorum ve zaten anlatacak enerjim yok, bir de başkalarının moralini de bozmak çok bencilce geliyor.
Herneyse.
Bu blogu okuyarak da rahatça keşfedeceğiniz gibi psikolojik bir takım problemlerim var ve o kadar uzun süredir varlar ki onlardan bahsetmek zaman ziyanı gibi gelecek şimdi. O kadar çok kafa yordum ki artık başka şeylerden bahsetmek istiyorum, ama bunu yaptığımda problemlerim geçmek yerine benimle bütünleşiyorlar. Bu da tümörünüzün beyninizin yerini alması gibi bir şey.
Evet herneyse.
Bu sorunun ortaokulda başladığına eminim. Yani bir tür çekingen kişilik bozukluğu ya da sosyalfobi işte. Şimdi niye kendime böyle bir teşhis koyduğumu açıklayabilirim ama dediğim gibi bundan bahsetmeyi istemiyorum. Aslında aklım ciddi olarak bulanık, o yüzden tam olarak neyden şikayet etmem gerektiğinden de emin değilim. Herneyse.
Ben bir kitap okudum ve çöktüm.
Aslında başta oldukça iyi hissetmiştim. Çünkü benim, hayata dair tüm tatminsizliğimi ve umutsuzluğumu, hayata değil bana bağlıyordu. Psikolojik bir kitaptı tabi. Ama psikolojik bir sorunun olduğunu bildiğin zaman dünyayı algılayışını düzeltemiyorsun. Yani başta düzelir gibi oluyor. Bu da eminim benim sorunumun bir parçasıdır, eheh. Sonra kendimi, aslında hiçkimse olmayan nevrotik biri gibi hissetmeye başladım. Bu da büyük olasılıkla inanılmaz alıngan olduğumdan ve okuduğum psikoloji kitabını kendi algılayışımın üstünde tuttuğumdan kaynaklı ki evet bu da olukça manyakça. Şimdi bütün zevklerimi, düşündüklerimi, yazdıklarımı aşağılık kompleksimi tatmin için kendimi geliştirdiğim için edindiğimi, ama aslında hiçbirine sahip olmadığımı hissetmeye başladım. Gerçekten kim olduğumu bilemiyorum. Bunu bir çok kez hissetmişimdir ama, hiç bu kadar yoğun olmamıştı. Bilmek isterseniz, bok gibi bir şey. Kendimi Terminator'deki Summer Glau gibi hissediyorum. Yani ortaokul yıllarının gerisinin güvenli olduğunu düşünürsek gerçek olan tek şey, resim yapmayı seven biriyim. Neyse bu da bir şey herhalde?
Muhtemelen bir psikoloğa falan gitmem gerek. Ama şimdi, o kitabı okuduktan sonra, psikologlar dahi beni yargılayacaklar gibi geliyor.
Şuna da değinmem gerek ki, kitap aslında çok güzel! Ve kendimle ilgili fark ettiğim şeyleri fark etmem de, başta beni çok mutlu biri yapmıştı. Örneğin, dış dünyadan sürekli bir saldırı beklemem, ve herkese karşı gizli bir öfke duymam, ve kendimi aslında herkesten üstün görmem, yani kendi dünyamda. Kendi dünyamda herkesten üstündüm, ama diğerleri benim dünyamı algılayamadıkları için, salak yüzeysel dünyada öğrendikleri gibi davranıp benden iyiymiş gibi görünüyorlardı. Tabi bu, bu kadar açıkça söylendiğinde yanlışlığı çok bariz oluyor ama, okuyana kadar bu sadece bir histi. Herneyse. Bu aynı zamanda, kendimi diğer insanların yargılamasından koruma yolum olduğu için, artık bilincine varıp ortadan kalktığında, sudan çıkmış bir balığa döndüm. Çünkü dış dünyaya dair sorunlarımdan kurtulmam geçiciydi. Yani sonuçta yine en ufak şeyden alınmaya ya da otobüsteki herkesin benimle bir sorunu varmış gibi hissetmeye başladım ve bu sefer onları küçük görmüyordum.
İşin başka bir kötü yanı, toplumun, özellikle de bizimkinin pek çok eleştirilecek yanı bulunurken, ben bu yanları onları ciddiye almamak için bir bahane olarak kullandığımdan, bu aşırı eleştirel yanı bir yana bıraktığımda, toplumun kusurları da aslında benim uydurmammış gibi hissetmeye başladım. Bu yönde okuduğum her şey... hiçbir şey ifade etmemeye başladı. Oysa o romanları yazanların, benim gibi olduklarını düşünüyor, bir de koooskoca yazarları anladığım için kendimle hafiften gurur duyuyordum. Bu çook karmaşık bir süreç. ŞİMDİ, okuduğum HER ŞEYe yanlış bir anlam yüklediğimi, sevdiğim her şeyi aslında sevmediğimi hissediyorum. Yani onları sevmediğim yönünde hiçbir kanıtım yok, ama tüm algılayışımın kendimi değersiz bulma sorunumdan kaynaklanması, gizli kendimi beğenmişliğimi kaybetmem ve artık kendimi basit nevrotik biri gibi görmem, daha önce değerli bulduğum şeylerin hiçbirinin aslında değerli ya da güzel olmadığını düşünmeme neden oldu.
Ayrıca, eleştirilere aşırı duyarlı olduğum için, hep daha iyisini bulmaya gayretliydim. Bu süreç boyunca tatmin olmak çok zor olsa da, itiraf etmem gerekir ki, kendini bir hayli geliştiriyorsun. Şimdi onu da kaybettim ve ne okumaya, ne yazmaya, ne resim yapmaya ne de kendimi entelektüel açıdan geliştirmeye hiçbir gayretim kalmadı.
Tüm bunları hala kendi algılayışımdan yazdığından olaya çok yanlış bir yönden bakıyorsam şaşırmam ama yapabileceğim bir şey yok.
KENDİNİZİ SEVİN.
Ben de bir ara psikoloğa gideyim.
Sevgiler.
Öncelikle yazmanın sebebi aklımın başında olduğundan emin olmam değil ki,bu durumdan hiç o kadar uzak olmamıştım.
Yazıyorum çünkü kafayı yemek üzereyim. Kimseye bir şey anlatmak istemiyorum, kendime çok zavallıca gözüküyorum ve zaten anlatacak enerjim yok, bir de başkalarının moralini de bozmak çok bencilce geliyor.
Herneyse.
Bu blogu okuyarak da rahatça keşfedeceğiniz gibi psikolojik bir takım problemlerim var ve o kadar uzun süredir varlar ki onlardan bahsetmek zaman ziyanı gibi gelecek şimdi. O kadar çok kafa yordum ki artık başka şeylerden bahsetmek istiyorum, ama bunu yaptığımda problemlerim geçmek yerine benimle bütünleşiyorlar. Bu da tümörünüzün beyninizin yerini alması gibi bir şey.
Evet herneyse.
Bu sorunun ortaokulda başladığına eminim. Yani bir tür çekingen kişilik bozukluğu ya da sosyalfobi işte. Şimdi niye kendime böyle bir teşhis koyduğumu açıklayabilirim ama dediğim gibi bundan bahsetmeyi istemiyorum. Aslında aklım ciddi olarak bulanık, o yüzden tam olarak neyden şikayet etmem gerektiğinden de emin değilim. Herneyse.
Ben bir kitap okudum ve çöktüm.
Aslında başta oldukça iyi hissetmiştim. Çünkü benim, hayata dair tüm tatminsizliğimi ve umutsuzluğumu, hayata değil bana bağlıyordu. Psikolojik bir kitaptı tabi. Ama psikolojik bir sorunun olduğunu bildiğin zaman dünyayı algılayışını düzeltemiyorsun. Yani başta düzelir gibi oluyor. Bu da eminim benim sorunumun bir parçasıdır, eheh. Sonra kendimi, aslında hiçkimse olmayan nevrotik biri gibi hissetmeye başladım. Bu da büyük olasılıkla inanılmaz alıngan olduğumdan ve okuduğum psikoloji kitabını kendi algılayışımın üstünde tuttuğumdan kaynaklı ki evet bu da olukça manyakça. Şimdi bütün zevklerimi, düşündüklerimi, yazdıklarımı aşağılık kompleksimi tatmin için kendimi geliştirdiğim için edindiğimi, ama aslında hiçbirine sahip olmadığımı hissetmeye başladım. Gerçekten kim olduğumu bilemiyorum. Bunu bir çok kez hissetmişimdir ama, hiç bu kadar yoğun olmamıştı. Bilmek isterseniz, bok gibi bir şey. Kendimi Terminator'deki Summer Glau gibi hissediyorum. Yani ortaokul yıllarının gerisinin güvenli olduğunu düşünürsek gerçek olan tek şey, resim yapmayı seven biriyim. Neyse bu da bir şey herhalde?
Muhtemelen bir psikoloğa falan gitmem gerek. Ama şimdi, o kitabı okuduktan sonra, psikologlar dahi beni yargılayacaklar gibi geliyor.
Şuna da değinmem gerek ki, kitap aslında çok güzel! Ve kendimle ilgili fark ettiğim şeyleri fark etmem de, başta beni çok mutlu biri yapmıştı. Örneğin, dış dünyadan sürekli bir saldırı beklemem, ve herkese karşı gizli bir öfke duymam, ve kendimi aslında herkesten üstün görmem, yani kendi dünyamda. Kendi dünyamda herkesten üstündüm, ama diğerleri benim dünyamı algılayamadıkları için, salak yüzeysel dünyada öğrendikleri gibi davranıp benden iyiymiş gibi görünüyorlardı. Tabi bu, bu kadar açıkça söylendiğinde yanlışlığı çok bariz oluyor ama, okuyana kadar bu sadece bir histi. Herneyse. Bu aynı zamanda, kendimi diğer insanların yargılamasından koruma yolum olduğu için, artık bilincine varıp ortadan kalktığında, sudan çıkmış bir balığa döndüm. Çünkü dış dünyaya dair sorunlarımdan kurtulmam geçiciydi. Yani sonuçta yine en ufak şeyden alınmaya ya da otobüsteki herkesin benimle bir sorunu varmış gibi hissetmeye başladım ve bu sefer onları küçük görmüyordum.
İşin başka bir kötü yanı, toplumun, özellikle de bizimkinin pek çok eleştirilecek yanı bulunurken, ben bu yanları onları ciddiye almamak için bir bahane olarak kullandığımdan, bu aşırı eleştirel yanı bir yana bıraktığımda, toplumun kusurları da aslında benim uydurmammış gibi hissetmeye başladım. Bu yönde okuduğum her şey... hiçbir şey ifade etmemeye başladı. Oysa o romanları yazanların, benim gibi olduklarını düşünüyor, bir de koooskoca yazarları anladığım için kendimle hafiften gurur duyuyordum. Bu çook karmaşık bir süreç. ŞİMDİ, okuduğum HER ŞEYe yanlış bir anlam yüklediğimi, sevdiğim her şeyi aslında sevmediğimi hissediyorum. Yani onları sevmediğim yönünde hiçbir kanıtım yok, ama tüm algılayışımın kendimi değersiz bulma sorunumdan kaynaklanması, gizli kendimi beğenmişliğimi kaybetmem ve artık kendimi basit nevrotik biri gibi görmem, daha önce değerli bulduğum şeylerin hiçbirinin aslında değerli ya da güzel olmadığını düşünmeme neden oldu.
Ayrıca, eleştirilere aşırı duyarlı olduğum için, hep daha iyisini bulmaya gayretliydim. Bu süreç boyunca tatmin olmak çok zor olsa da, itiraf etmem gerekir ki, kendini bir hayli geliştiriyorsun. Şimdi onu da kaybettim ve ne okumaya, ne yazmaya, ne resim yapmaya ne de kendimi entelektüel açıdan geliştirmeye hiçbir gayretim kalmadı.
Tüm bunları hala kendi algılayışımdan yazdığından olaya çok yanlış bir yönden bakıyorsam şaşırmam ama yapabileceğim bir şey yok.
KENDİNİZİ SEVİN.
Ben de bir ara psikoloğa gideyim.
Sevgiler.
bunu yazmam gerek.
natalie portman hamileymiş yahu. düşündükçe üzülmem saçma geliyor ama en sevdiğim filmlerin ana karakterlerindendi o hep. mathilda lan! hamile? ühü. bu kadar sahiplendiğimi de fark etmemiştim daha önce ama bildiğin yastayım blog. daha black swan'ı izleyip, malum sahnelerde hüzünlenme faslını yeni atlatmıştım.
idealize ettiğin birinin gerçek hayatta gerçek ve haliyle sıradan bir yaşam sürmesi çok üzücü oluyor -ühü- daha dün beraber takılsak diye hayaller kurmuştum. NE?SANKİ SİZ HİÇ KURMUYORSUNUZ?
idealize ettiğin birinin gerçek hayatta gerçek ve haliyle sıradan bir yaşam sürmesi çok üzücü oluyor -ühü- daha dün beraber takılsak diye hayaller kurmuştum. NE?SANKİ SİZ HİÇ KURMUYORSUNUZ?
ağlamakistiyorum.
SEE-MORE-GLASS.
I- Yaşıyorum (Teşekkürler Glamdring.)
II- Artık aklı başında bir birey olduğumdan yüzde bin beş yüz emin olana kadar bir şeyler yazmayacağım. Sonra bakıp kendinden tiksinmek çok acılı bir süreç dostlar.
III- Gramafonum beni öldürmeye çalıştı.
Peace out.
II- Artık aklı başında bir birey olduğumdan yüzde bin beş yüz emin olana kadar bir şeyler yazmayacağım. Sonra bakıp kendinden tiksinmek çok acılı bir süreç dostlar.
III- Gramafonum beni öldürmeye çalıştı.
Peace out.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









