Onlara sadece kahvemin tadının biraz garip olduğunu söyleyecektim. Ama şu hiç hoşlanmadığım kız , henüz ağzımı açmak için cesaret toplama girişiminde bulunamadan yine bir şeyler anlatmaya başladı. Söylediği şeyin kimseyi ilgilendirdiği yoktu ve kimse de ilgilenmiş görünmeye onun iyi hissetmesi için uğraşmıyorlardı. Konuşma sırası kendilerine geldiğinde soslu bir minnettarlık duygusuyla dinlenilmiş olmak istiyorlardı. Ben de sadece kahvemin olağandan çok ekşi olduğunu belirtmek istediğim için hafifçe öne eğildim ve yüzüme sabit bir gülümseme yerleştirdim. Arada bana döndüğü zaman –ki bunu yapmaya çok az lütfediyordu- başımı hevesle yukarı aşağı salladım. Muhtemelen kahvem buna değmezdi. Ama ekşiliği cidden rahatsız edici boyuttaydı. Ben paranoyak biriydim. Kız tek kelimesini bile anlamadığım konuşmasını bitirdi. Bir şekilde yanıma oturmuş olan çocuk bir kahkaha attı ve “inanmıyorum ya.” Dedi. Ben burada ne yapıyordum?
Artık kahvemden bahsetmek istemiyordum. Aslında hiçbir şeyden bahsetmek istemiyordum ve tabii ki bu konu da hiçbir şikayetleri yoktu. Onlar saat boyunca insanları kırk ikiye ulaştırmayacak konuşmalar yapabilecek türde insanlardı. Bilirsiniz. Yani sadece varoşlardaki yaşıtları ya da çirkin ayakkabıları olan ve koca çantalarını bileklerine kırk beş derecelik bir açı yapacak şekilde takabilen kızlar sevmedikleri için bir bok olduğunu sandıkları grupları dinliyor görünerek kendilerini tatmin etmeye çalışan tipler. İşin aslı bu grupların bazıları cidden hoş olabiliyor ama bence cidden iyi olsalardı kendilerini bir tür fanusun içine koyarlar ve aklı başında insanlar bulup dinlesin diye beklerlerdi. Hepsi para yüzünden galiba, o zaman her şey çirkinleşiyor.
Her neyse, işte bir şekilde bu üç insanla aynı yere düşmüş durumdaydım. Üçüncüsünden çok fazla şikayetim yok ama ondan hoşlanmıyordum da. Ya da ondan sadece “hoşlanabiliyordum” ve bu beni sinir ediyordu. Yani beni onunla bir odaya dört saat yalnız bıraksanız bu kendini bir tür üstün insan sanan çocukla bir saat geçirmekten daha sıkıcı olurdu. Böyle eğleniyordum hiç olmazsa. Bir şey söylemeden konuşuyordum.
Tekrar, ben burada ne yapıyordum? Sosyal çevremi genişletme. Bir saattir kızın, okuldaki çocuğun birinin okuldaki kızın birinden hoşlandığını, çocuğun çok çirkin olduğunu ama kızın daha da çirkin olduğunu o yüzden ortada bir sorun olmadığını dinliyordum. Birazdan çocuk tekrar, bu durumun komikliğine inanamadığını belirtecekti. Acaba hiç aynaya bakıyorlar mı ya da egoları beeblebrox’ınkiyle boy ölçüşebilir mi diye merak ettim.
Sıkıntıdan, kahveden bir yudum daha aldım, kendimi dış dünyadan öyle bir soyutlamıştım ki biran tadının iğrençliğini unutmuştum. Yüzümü ekşiterek fincanı masaya geri koyduğumda masadaki dördüncü kişi neden yüz ifademin ebeveynlerimden birini ya da daha kötüsü ikisini birden çıplak görmüşüm gibi olduğunu soracak gibi göründü, ama konuşkan kız yine bir şeyler anlatmaya başladı ve çocuk sustu. Çocuğun adı k’li bir şeylerdi, emin değilim. Yine de iyi niyetli sayılırdı. Ondan biraz daha fazla hoşlanmaya karar verdim.
Oturduğumuz yer küçük sayılabilirdi ama yine de benim için fazla kalabalıktı. Çoğu bizden büyük ya da büyük görünümlü insanlar aklı başında herkesi rahatsız edecek kadar özgüvenle konuşuyor, gülüyor ya da hoş görünmek için-yani ben öyle olduğunu düşünmeyi tercih ediyordum- uzaklara dalmış sizi kırk ikiye ulaştıracak bir şeyler düşünüyor gibi bakıyorlardı. Niye bu kadar kötümser olduğumu bilmiyorum. EH. Aslında biliyorum tabi, ama bunun deneyimler sonucu oluşmuş bir yargı değil de basit bir his olduğunu söylemem hem beni açıklama yapmaktan kurtaracak, hem de barlarda ya da sosyal çevreni geliştirmen için gittiğin tüm o zaman öldürme yerlerinde arkadaş grubunun konuşmasına katılmadan boş boş uzağa bakan kimse alınmayacak. Aslında kendimi iki kez kurtarıyorum. Ne yapıyorum sanıyordunuz, ülkenin sorunlarıyla ilgili ezberden bildikleri bütün cümleleri sırasıyla söyleyip kendilerini o varoşlarda yaşayan ya da büyük çantalarını bileklerine kırk beş derecelik açıyla takmayı başaran kızlardan daha iyi, bilgili ve bir şeylerin farkında hissetmelerine katkıda mı bulunacaktım? Hayır. Oturmuş kül tablasıyla bakışıyorum. Ama sizin temin ederim, amacım hoş görünmek değil. Zaten iki kelime etmediğim sürece, söyleyecek hiçbir şeyim olmadığını düşünmeye devam edecekler. Çok konuşmayan insanlarla ilgili iki tür birbirinin zıttı yargı her zaman belirgindir. Ya onlarla hiçbir şey paylaşmadığınız için bomboş olduğunuzu düşünürler ya da algılarınızın onlarınkinden çok, çok üstün olduğu hissine kapılıp, ne diyecekleri konusunda paniklerler. Bu ikinci grubu kafadan uydurdum ve onu seviyorum.
Kahveye baktım. Onunla daha fazla cebelleşmeme gerek yoktu. Yani nasılsa kimse benimle ve küçük kahvemle ilgilenmiyordu. Garsonun sesimi yükseltmeyeceğim kadar yakınımdan geçmesi için bekledim, baya sürdü, ama bunu yapamıyordum işte. Herkesin kullandığı kalıplardan birini kullanıp onu buraya çağırıp bir bira isteyemiyordum. Bu konuda bütün suç içinde yetiştiğim çevrenin olduğundan, kendimi geç sipariş edilip geç gelecek, geç bitecek ve buradan geç kalkmamıza neden olacak birayı isterken suçluluk hissetmeyecektim. Benim için, ben olmayan herkes onların bir parçasıydı. Bunun mantıksız olduğunu biliyorum, her biri bağımsız bireyler bla bla, buna çok sevdiğim bir Amerikan repliğiyle cevap verebilirim. Bunlardan birini kullanınca insanlar size gülüyor ama bence çok kullanışlılar. Ayrıca burası kafamın içi olduğu için yargılanma korkumun konuyla alakası yok. O yüzden diyeceğim o ki: Git kendini becer.
Aslında bu kadar öfkelenmemin sebebi küçükken nasıl bir çocuk olduğumu öğrenmem –şey- hatırlamam. Tamamen tesadüf eseriydi ve bu konuyla bir alakası olmadığı düşünülebilir. Yani, bütün çocuklar, neşeli, mutlu, dışadönük ve endişesizdir değil mi? Öncelikle, hayır değil ve öyle olmamasının sebebi bir zamanlar mutlu, neşeli,dışadönük ve endişesiz olması gerekirken iğrenç bir çocukluk geçirip sinirli megalomanlara dönüşen yetişkinler. Ve sonra bir de onların yetiştirdiği her şeyi aşağılayan, kendini beğenmiş sanan piçler. Bak. Piç denmeyi hak etmiyorlar aslında. Yani onlar da bir zamanlar neşeli ve mutlu olmaya hazırdılar. Ama biri gelip onu hiçbir işe yaramayan bir bok torbasına çevirdi. Ve aslında bu işi yapan kişi de öyle biri olduğu için sorumlu değil. Bunu seçen o değildi. Ama benim anlamadığım neden şansızlık eseri farklı olan her şeyden nefret eden, her konuda bilgi sahibiymiş gibi konuşan, gözü yuvasından fırlayana kadar dik dik seni süzen, cinsel organlarınla ne yapılıp yapılmayacağı konusunda histerik bir şekilde konuşmalar yapan, insanları ezeni aşağılayan, küçük düşüren, beyinlerini yıkayan, jüpiterden daha büyük bir egoya sahip olan, başarısız, mutsuz, ama kendileri mükemmelmiş gibi davranan tüm bu insanların el birliğiyle benim hayatımı bok etmeye çalışmaları. NEDEN? Ve ben bu kadar gereksiz bir empati yapma alışkınlığına sahipken kimseden gerçek anlamda nefret edemiyorum. Ama bu iğrenç yerde oturup iğrenç bir konuşmaya maruz kalan ve bir kişiliği yokmuş gibi davranılan ben oluyorum.
Garson birayı önüme koydu. Aslında en büyük ve alkol oranı en fazla olan biradan almak bir intikamdı. Nasıl olduğunu birazdan göreceksiniz. Muhtemelen alkole benden daha dayanıksız birini bulamazsınız ve o zaman ağlamam ya da gülmem. Konuşurum. Abuk subuk bir şekilde değil. Sadece konuşurum. Kafamın içinde yaptığım gibi. Ve bu saatler sürebilir.
İlk yudumu aldım ve çantamdaki Harry Potter ve Azkaban Tutsağı kitabına yavaşça dokundum. Sekizinci okuyuşumdu. Mutsuz olduğum zaman Harry Potter okurum, annem bundan nefret ediyor. Hayatın kendisi yeterince anlaşılmazken gidip fantastik şeyler okumanın zaman kaybı olduğunu düşünüyor. Ona göre hepsi insanlar okusun ve birileri para kazansın diye yazılmış. Bir noktada doğru olabilir. O kadar şeyden şikayet ettikten sonra kitapların hepsinin mükemmel bir insanları düşünme ya da uyandırma duygusuyla yazıldığını iddia edecek değilim. Ama ona katılmıyorum. Hayat bu kadar karmaşıkken kim daha fazla hayat görmek ister ki? Yani bok gibi muhabbetlerinden kaçıp başka insanların ne kadar bok gibi hayatları olduğunu gördüğümde kendimi pek de iyi hissetmezsem herkes anlar herhalde. Çünkü ben dünyanın düzenini değiştirecek biri değilim. Birincisi, içimdeki insan sevgisi öleli çok oluyor. Beni kendileriyle beraber boka batırdıkları için öyle öfkeliyim ki onlara kaçabileceğim ideal yeri bulsam bir saniyeden fazlasını bulmam. Sorun, öyle bir yerin olmaması. O yüzden bazen Raistlin ya da Sirius Black’le takılıp mutlak kötülerin peşine düşmeyi düşleyebilirim. Mutlak kötüler iyidir, suçluluk duymanıza gerek kalmaz. Ya da onların masum insan yavrularından görüp göreceğiniz en orospu çocuğu tiplere nasıl dönüştüklerini düşünüp dehşete düşmezsiniz. Onlar kötüdür, o kadar.
Birayı yarılamıştım ki burnuma iğrenç bir koku geldi. Düşünmeden dönüp baktım, arkamda bir kız oturuyordu. Saçının önünü kabartmış, arkasını abartılı bir şekilde ensesinden tutturmuştu, kalın siyah kaşlarının altındaki küçücük gözleriyle etraftaki herkesi büyük bir küçümsemeyle süzüyordu. Benden bir yaş küçük görünüyordu ama beni daha küçük sandığına eminim. Çünkü arkamı döndüğümde azarlar bir ses tonuyla “parfüm sana mı geldi?” diye sordu. Üzerime alınmadım, bilerek. Onun egoist, çirkin ve şişman olduğunu düşünüyordum. Koca poposu sandalyeden taşmıştı. Dar bluzunun karın bölgesi epey dış bükümlüydü. Masanın üzerine koyduğu kitap en fazla on dört yaşındakilere hitap edecek bir aşk romanıydı. Ve Tanrım, annemin bile kullanmayacağı o koca çantayı bileğine kırk beş derecelik açı yapacak şekilde tutuyordu. O cevap vermeye değmeyecek zavallının tekiydi. Televizyonlarda, diğer insanlarda, internette gözüne kıstırdığı her şeyi alarak kendini iyi hisseden biri. Salinger’ın bunlardan biriyle konuşmak zorunda kalsa ne diyeceğini düşündüm ve ister istemez kıkırdamaya başladım. Ben Salinger olmayabilirdim, ama onun yanında bu kız bir alt tür gibiydi. Tüm o büyük insanları düşündüm ve maruz kaldığım konuşmaları ve bu kızı. Evrimin oyunu muydu? Ben tam arada mıydım yoksa alt taraftaydım da duruma mı uyanmıştım acaba, çünkü Salinger’ın tarafında olmadığım çok barizdi. Öncelikle, BURADA durmuş yüzeysel bir konuşmaya katılabilmek için kendimi sarhoş etmeye çalışıyordum. Aslında Beta olmanın hiç de güzel olmadığını fark etmiş bir Betaydım herhalde. Ya da daha kötüsü bir delta falandı. Kıza baktım, az önce sırf arkamı dönmüş olmamı kendi hakimiyet alanını zedeleyici bulmuştu. Ona bakmıştım ve bunu belli bir hayranlık içerisinde ya da gülümsemeyle değil, sadece bir masaya bakar gibi yapmıştım.”Sana diyorum,” dedi tekrar. Beyninden ne geçiyordu ki? Dönüp kısa bir bakış attı diye insanlara hesap sorabileceği sanan tüm bu Epsilonlar bir yere toplatılıp ne kadar iğrenç, işe yaramaz ve boş bir şeye dönüştükleri anlatılmalıydı. Nasılsa anlamayacaklar, birkaç tanesi bir araya gelip aynı fikirde olduklarını fark edince kendileri gibi düşünen bir kişi bile olsa, birileri olduğu için tartışmasız haklı olduklarına karar vereceklerdi.
“Sen, sana diyorum.”dedi daha aşağılayıcı bir ifadeyle. Masadaki üç “arkadaşım” da dönüp bana baktılar, sanki böyle açık bir çağrıya cevap vermemem ayıpmış gibi, peh. Kolumu sandalyenin arkasına attım, başımı çevirdim ve “Evet,” dedim. “Parfümün iğrenç kokuyor.”
Kısa bir duraklama anı oldu.
Bunu normalde söylemeye kalksam, ses tonum, bakışlarım, duruşum, ne derseniz ondan işte, o yüzden bir cevap yerdim kesin. Ama birazcık arpa suyu sosyal ortamdaki rolümü değiştiriyordu.
Ağzını açtı, kapadı, açtı, ve tekrar kapadı, sonra umursamaz görünmeye çalışan ama hiç de inandırıcı olmayan bir ses tonuyla, “Seni ilgilendirmez dedi.” “Bence de,” dedim, “O yüzden beni seninle konuşmak zorunda bırakmayı kes.”
O an arkasındaki camdan yansımamı gördüm, yüzümde o kadar kayıtsız bir ifade vardı ki kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Kız üzerine alınmıştı, kollarını birleştirmiş, kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Sonra pat diye masadaki saçma aşk romanını çantasın attı ve kalktı, kapıya kadar yürüdü, sonra herhalde, ne fiziksel olarak yeterince çekici ne de yaş olarak yeterince büyük olduğumdan bu durumu kendine yediremeyip geri döndü ve oldukça uzaktaki bir masaya oturdu. Onu bir sivrisinek kadar bile umursamıyor olsam da bu beni onu toplum içinde küçük düşürecek kadar “cool” yapmıyordu. Doğrusu ben de o pozisyonla hiç ilgilenmiyordum. O yüzden önüme dönüp biramı tekrar yudumladım.
“Bira yaradı herhalde,” dedi çocuk kıkırdayarak. Hah. Şimdi kısa süreli kahramanlarına dönmüştüm.Genelde konuşmaların bu noktasında her şeyi boş verip ayrılma zamanının gelmesini beklerim. Çünkü o zamana kadar ki iletişim kurma manevralarım hüsrana uğramıştır. Bu sefer öyle değildi, ama sıkılmıştım. Her şeylerini dayanılmaz bir yapmacıklık içinde sunmalarından ve bunun farkında bile olmamalarından bıkmıştım. Bunları izlemek artık midemi bulandırıyordu. Bütün gün orada oturmak ve her şey tamamen yolundaymış gibi susmak ya da rol yapmak zorundaydım.
Kendimi hasta hissediyordum.
“Çok mutsuz görünüyorsun,” dedi kız.
Omuzlarımı silktim. “Sadece uykum geldi.” Evet, böyle, yalan söyle ve geçiştir ve kabul gör.
“Hayır yani, buraya geldiğimizden bari,” diye devam etti.
Biram bitmişti.
“Sıkıldım,” dedim, “Konuştuğunuz hiçbir şey ilgimi çekmiyor.”
“Ne konuşalım?” dedi çocuk sırıtarak. Alkollüydüm ve her zamankinden farklı bakıyordum diye ciddiye almıyordu beni.
“Hiçbir şey,” Başımı masaya koyup kollarımla yüzümü sakladım, gerçekten uykum gelmişti ve bu iş saçma sapan bir hal alıyordu. Kendimi onlara kabul ettirmek zorunda değildim. Bütün dünya benden sığ olamazdı ya. Dışarıda aklı başında birileri olmalıydı. Ya da yalnız kalmak o kadar korkunç olmamalıydı. “İyi misin sen?” dedi kız.
Başımı kaldırıp ona baktım. “Ben gidiyorum.”
“Sakin ol ya”, diye mırıldandı adı k harfiyle başlayan çocuk. Ondan daha az hoşlanmaya karar verdim.
Birden onları ne kadar işe yaramaz bulduğumla ilgili bir konuşma yapmak istedim, şöyle tüyler ürpertici ve fiyakalı bir tane. Hani romanlarda karakterlerin çektiği ve sizin unutmamak için altını çizdiğiniz konuşmalardan. Ama yapamıyordum. O kadar iyi kelimem yoktu. Hiç kelimem yoktu. Çantamı omzuma taktım ve ayağa kalktım. Üçü de tuhaf tuhaf bana bakıyorlardı. Şimdi gülümseyerek, görüşürüz deme ve herkesi tek tek öpme vaktiydi ama bunu yapmazsam garipsemeyeceklerine emindim.
Ayağa kalkınca duvardaki Jim Morrison posterini gördüm. Biran sırıttım, keşke birkaç saniyeliğine ruhu benimkiyle yer değiştirseydi ve şimdi neden hala ayakta dikilip gitmediğimi merak eden bu insanlara hadlerini bildirseydi. Ama bunu bile hak etmiyorlardı galiba. Çocuğa baktım. Üzerinde bir grunge grubunun tişörtü vardı. Ve saatlerdir ağzını eğerek ya da rleri dünyanın en saçma vurgusuyla söyleyip gözlerini kısarak baktığı zaman hoş göründüğü yanılgısı içinde marka ayakkabılardan, alt sınıftaki çıkılacak oksijen tüketici kızlardan, dünyanın en saçma televizyon programından ve SİSTEMATİK bir şekilde dönüp kendisinden bahsediyordu. Ayakkabısına baktım.
“Biliyor musun bence Kurt Cobain kendini pazarlayan piçlere para kazandırdığın için kıçını tekmelemek isterdi.” Dedim. “Yani kim şarkı sözleri gerizekalı bir ayakkabının üzerinde yazsın ister ki?”
“İçkiyi kaldıramıyorsun sanırım,” dedi kız gözlerini kısarak.
“Ben seninle konuşmuyordum,” dedim ters ters. “Ve senden hiç hoşlanmıyorum. Samimi olmadığın herkese canım diye seslenmenden de hoşlanmıyorum. İnternette her fırsatta insanların beğenisi kazanmaya çalışmadan da. BEN bile o kadar kendime güvensiz değilim,”
Çocuk küçümser bir şekilde “hıh”ladı.
Doğru ya, hiçbirinin adını bile hatırlamıyorum.
“Elbette, sen her şeyi bizden iyi biliyorsun.”
“Hayır,”dedim sakin sakin. “İyi bilinecek bir şey yok. Hiçbir konuda bir fikriniz yok. Her şeyden zevk almaya programlısınız. Gittiğiniz her yerde boş yere oksijen tüketiyorsunuz ve başka her şeyi. Küçük zavallı muz balıklarısınız. Ve o kadar yapmacıksınız ki size tahammül edemiyorum.”
Verecek bir cevapları var mıydı –muhtemelen vardı- bilmiyorum ama arkamı dönüp oradan çıktım.
Dışarıda yağmur yağıyordu.
Bankın birinde montunu kitabına siper etmiş ve ıslana ıslana okumaya devam eden biri vardı.
Bir banka oturdum ve yağmur durana kadar orada bekledim. Bunların hepsini bir yere yazabilirdim ama o zaman hepsi sahteleşecekti. Ama galiba birilerinin bunları kaydetmesi gerekiyor. Çıkışım biraz fazla dramatikti, belki orayı atarım. Yani kimsenin kendinmi bir tür dişi Holden gibi sunduğum izlenimine kapılmasını istemem. Sadece aklımdan geçenleri çiziktiriyorum. Ciddiye almayın ve sayfayı kapayın. Dediğim gibi, yazmaya başladığım anda hepsi samimiliklerini kaybediyorlar. Hiçkimse olmaya çalışıyorsanız bu üzücü. Ve şimdi de hiçkimse olmaya çalışan biriyim, aman ne güzel! Bu işin doğru yolu yok. Galiba burada keseceğim.

blogger ana sayfayı aç, takip ettiğin blog'lardaki yeni yazıları kontrol et, hepsini tek tek oku, derken sıra sana geldi. başlık ilgimi çekti, mouse'u şöyle bi kaydırıp yazının ne kadar olduğunu görmek istedim. oha ne kadar uzun, okumam lan ben bunu - demedim tabii ki, bunu diyenlerden de nefret ederim. oha ne kadar uzun dememle okumaya başlamam bir oldu, zaten bi solukta da bitti evet.
YanıtlaSiltasvirler harika, tek kelimeyle. hani ne çok abartılı ne de çok zayıf. tam kıvamında. nedense okuduğum bi yazıda tasvirlerin niteliği ve nerelerde karşıma çıktığı benim için önemlidir. seninkiler mükemmeldi. anlattığın hadise hiç yabancı değil. "Bütün dünya benden sığ olamazdı ya. Dışarıda aklı başında birileri olmalıydı." lafına bittim. BİLİYO MUSUN HİÇ BU ŞEKİLDE DÜŞÜNMEMİŞTİM. işte bunu birine söyletebiliyosan gerçekten bazı şeylere çok farklı açılardan bakabiliyosun demektir, ya da bunu kelimelerle çok iyi ifade ediyosundur.
bu tarzda daha çok yazı yazmanı ya da bunun devamını getirmeni acayip çok isterim. :)
SÖYLEMEDEN GEÇEMİYCEM. KIRK İKİYE ULAŞMAK TERİMİ, BENİ BİTİRDİ, YERLERDE SÜRÜNÜYORUM RESMEN. MUHTEŞEMDİ.
Bana da uzunluğuna bakıp kimse okumaz gibi gelmişti. Zaman ayırdığın için teşekkür ederim.Daha fazla yazmam için cesaretlendirdiğin için de. Bir de kırk ikiyi anladığın için, gerçekten. .d
YanıtlaSilsana bir kaç parça atmak istiyorum ve bunda ciddiyim.
YanıtlaSilolanaklarımı zorladım bir saattir seni bekliyorum.
evet.
insanların çoğu ne yaparlarsa yapsınlar kırk ikiye ulaşamayacaklar muhtemelen. ne insanın kaç yoldan gidebileceğini ne de gerçek cevabı anlıyorlardır zaten. hem bazen insanlar ne garip; yine anlamayacaklarına rağmen, tıpkı benim gibi, yine de yorum yapıyorlar. öyle işte.
YanıtlaSilOha çok uzundu, ama beğendim denebilir. Üslubun gelecek vaadediyor, ama ergen kısmı birazdan biraz daha fazla kaçmış :)
YanıtlaSilOlric aslında o saatlerde msndeydim ama çevrimdışı görünüyodum. öhm.
YanıtlaSilEshevar,douglas adams önemli olan doğru soruyu sormaktır der. :p
Buğra,fazla kaçan ergen kısım karakterin olaya bakış açısından mı, tavırlarından mı yoksa diğer karakterlerden mi kaynaklanıyor? Azıcık Gönülçelen havası vermek istemiştim ama beceremedim :p
Yo, aslında o havayı vermeyi başarmışsın :) Karakterin olaya bakış açısı sebebiyle öyle dedim, yani karakter herkesten nefret ediyor ve kendisinin süper olduğunu düşünüyormuş gibi bir izlenim alınıyor. Eh Holden de ergen sonuçta :) ama onun sevilesi özellikleri kendi halinde, umursamayan ve umursanmayan biri olmasıydı bence.
YanıtlaSilBen de işte biraz çocuksu olsun istemiştim. Her şeyden nefret etmiyor ama, sadece düşündüklerini söyleyemediği için fazla öfkeli ve aslında inanılmaz güvensiz. :p
YanıtlaSilnereden başlayacağımı bilemiyorum. kurgu, konuşmalar, kızın aklından geçenler, ortam, kırk beş derecelik açı, salinger, jim, cesur yeni dünya, parfümün kokusu.
YanıtlaSildevamı olsun istedim.
" Hayat bu kadar karmaşıkken kim daha fazla hayat görmek ister ki? "
Bazen beni kendi hayatımın dar çemberinden çıkaran böyle kelimeleri okumak gerçekten tam dayanamayacağını hissettiğin anda bir yer bulup oturmaya benziyor. Çok yorulursun ya, dermanın yoktur, gözünün önünden yere yığıldığın anın rahatlığı akar. Öyle bir anda kıçımın altına yerleştirebildiğim kurtarıcı bir tabure gibi oldu. Teşekkür ederim, çok hoşlandım..
YanıtlaSilblogun rengi ne güzel lan
YanıtlaSilteşekkürler :p
YanıtlaSilyanında hep bira taşımalısın diye düşünüyorum.
YanıtlaSil