Where's your will to be weird?


diiz börgıırz ar kıreeeyzi.

*şey, daha çok sevmek gibi bi kavramdan bahsetmek zaten çocukça kaçardı herhalde. :A
 
derken bi' yanımda BANANE LAN SENİ DAHA ÇOK SEVİYORUM işte diye höykürmek(bkz verecektim az kalsın. şu ıssız yaz günlerinde tek eğlencem sözlük okumak be blog.) istiyordu.
Aslında durumun ne olduğundan TAM emin değilim, yani diğer arkadaşlarımı eskisinden daha az sevdiğim söyleyemem. Birincisi, bu cidden çocukça olurdu. İkincisi... eh şey. Kimseye olan sevgimin azaldığı yok ama büyüdüm ve değiştim ve insanları sevme biçimim de değişti bununla. Bazı insanlar eskisinden daha değerli oldu doğal olarak. Yani bi' sevgi artması söz konusu. Daha doğrusu, farklı bir bağ oluşması. Artık konu basitçe, beraber eğlenmek ya da daha fazla zaman geçirmek falan değil. Üzüldüğümde bunu gerçekten önemsenmesi ya da psikopata bağladı yine(Lütfen. Kaç yaşındayız?) muamelesi gösterilmemesi. HADİ AMA. Anlayış, dostlarım! Büyük olasıkla güzel vakit geçirilen bir günden sonra suçluluk duyarak bu yazıyı kaldıracağım ama bu benim suçum değil ki. Herneyse.

-

Aklıma gelmişken, aslında yazdığı şeyin ne anlama geldiği konusunda kendisinin bile bir fikrinin olmadığını düşündüğüm kişilerin paylaştığı abuk subuk, sekizinci dereceden bile edebi sayılamayacak cümleleri beğenenler, kafanız mı iyi? Bu cümleleleri teşhis etmenin en iyi yolu sonunda üç nokta olup olmadığına bakmak. Bazıları daha sinsi olabiliyor ama. Dikkat edin bence.

-

Gününün üçte birini beraber geçirince, o insanlar cidden rutinin haline geliyorlar galiba, çünkü bir sürü kişiyi özledim, çok gerekli olmayanları bile. Ne güzel, ne hoş. Niye tutarlı biri olamıyorum? 874923 kez yaz gelsin yazdım buraya ama yaz bana cidden yaramıyor, acayip uyuşuyorum ve yapacağım hiçbir şeyi istediğim şekilde yapamıyorum, üstelik sürekli tatilin tadını çıkarmak için kendime baskı yapıyorum. Sonuç olarak daha da boka dönüyor. O değil de, geçen arkadaşlarım geldiğinde bilgisayarımdaki bütün resim dosyalarını gördüler ve günlüğümün ilk sayfasına bakma cüretinde(Hayret bir şey!) bulundular. Tahmin edin ne diye adlandırmıştım onu. Bingo. Biri burayı bulursa hiç şansım yok. O' boy. O' boy demişken, Supernatural izlerken de, tadını çıkarıyım diye kendime o kadar çok baskı uyguluyorum ki Dean'e bile odaklanmakta güçlük çektim yahu. Bir yıl Supernatural'sız kolay mı ama. Bu arada, (Spoiler dostlar.) bakire öldürmem diye cıngar çıkartıyorsun ama iki Hellhound görünce Jo'yu geride bıraktın ya, Dean, çok pis gözümden düştün dostum. Hernekadar öpüşme sahneniz mitiş olsa da. Ama ben Jo'yu çok sevmekteydim. Sonra da ilk sezon havalarında canavar avlamaya gittiler resmen yahu. Negzel kıyamet o? Ben Bela'yı da geri istiyorum ayrıca.(Spoiler bitti dostlar.)

Tamamen rastgele renklendirdim.
Değişiklik iyidir.

AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA.

Hiçbir şeye sinir olmadım Gönülçelen'in abudik gubudik bir Türk dizine ad olması kadar. Salinger kadar taş düşsün kafanıza. Kazandığınız paraları yiyemeden iflas edin, sokaklarda kalın ve en azından bir günlüğüne Holden olmayı deneyin. Bok kafalar.

Başka bir konu:
EMPATİ BEYLER.


Geç doğduma eminim.
Elvis ölü, Kurt ölü ,Plüton bir meteor ve Harrison Ford çok yaşlandı.

Gerçek:


sevgi.

Son bir kaç ayın kayıtlarını okuyayım dedim, bildiğin iç karartıcıyım yahu. Ayrıca gerçekten psikopat bir sistematiklik içerisinde sürekli kendimden bahsetmişim. PEKALA, blogun amacı biraz da bu olabilir, sonuçta son derece kişisel bir şey ve günlük niyetine kullanan bir çoğunluk da yok değil. Yine de böyle egoist hareketler beni tiksindirdiğinden, hiç farkında olmadan öyle bir şey ortaya koymuş olmak can sıkıcı işte. Ama yine de. WHAT THE HELL . ben daha on yedi yaşındayım ve bunu bahane olarak sonuna kadar sömürmeyi planlıyorum.

Herneyse ve her neyse, umarım Holden benden nefret etmezdi ve umarım Buddy beni ucuz bulmazdı ve umarım bunu yazarken bilinç altımda "ben çok kültürlüyüm" mesajı vermeye çalışan bir manyak zevkten çığlık falan atmıyodur, çünkü gerçekten- çok kültürlü olmaktan gerçekten uzağım ve bunu niye belirtmem gerektiğini düşündüğümü bile bilmiyorum. VE YİNE AYNI ŞEYİ YAPIYORUM. Galiba benim bütün olayım kendimden bahsetmek. Üzgünüm hak etmediği derecede güzel adlandırılmış blog. Ayrıca üzgünüm Hesse. Ergen isyanının Bakunin'de uyandıracağı türden bir hissiyatla tiksinmiyorsunuzdur benden umarım. Ama sonuç olarak ergenlerin de bir şeyler yazması falan lazım galiba.

Yine her neyse, benim temizlenmem gerek.

Pekala.

Tek kameram telefonumdaki ve o da böyle çekiyor ne yazık ki. Yüzük olduğu bile belli olmamış.

Hazır başlamışken azıcık daha ifşa edebilirim kendimi herhalde.


Çevirmeye üşendiğim için üzgünüm.

Voilaa. Aslında bütün posterlerimi falan çekmiştim ama bellek kartına taşımayı reddeti telefon. Üzgünüm.

Bi' de geometri defterinin arkasından bir şey koyayım bari. Geometri ortalamam 42 zaten.
 Hayat çok acımasız.

ben.bir.muzbalığıyım.

Keşke bir günlüğü Salinger olabilseydim. Ya da en azından Gönülçelen'i kendisi öldükten aylar sonra keşfetmeseydim. Bu arada, onun adı Gönülçelen efendim! Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın çevirisini geri kalanını bilemeyeceğim ama isim olarak Fransızca'dan çevrilmiş olan ilk basımının çok, çok altında kalmış.
Seemoreglass.
Neyse ki.
Selam Zooey.
Şimdi içimi döküyorum .

Eskiden yalnız kalmak huzurlu hissettirirdi, şimdi sadece yalnız hissettiriyor.
Benim hem bunaltıyorlar, hem de tek başıma bıraktıklarında o kadar acınası halde oluyorum ki, öfkeden patlayacak gibi.
Kendimi sevseydim yalnız kalabilirdim, ama sinirimi diğer insanlardan bile fazla bozuyorum.
Hem birine karşı bir şeyler hissetmek hem de ilişki yürütemeyecek kadar yabani olduğunu bilmek, iğrenç bir şey.
Yani tüm o kafeye gidip sohbet etme seansları ve birilerinin içinde el ele tutuşmak falan, kim, bunları niye yapar ki?
Beynimin bazı kısımları fena halde yanlış çalışıyor sanırım. Dünya üzerindeki hiçbir şeyin beni tamamen mutlu etmesi mümkün değil.
Böyle nasıl yaşayabilirsin ki? Başka biri olsaydım keşke.

- - -

Yalan söylüyorum.
Konuşma uzamasın diye sırf, sınavım iyi geçti ve açıklanan notum yok dedim ve birazdan da gitmem gereken ravdevunun yarın olduğunu zannettiğimi söyleyeceğim. Çünkü yirmi beş sorudan sadece yedisini çözebildiğimi, kırk dört aldığımı ya da yarım saat boyunca bir yabancıyla tek başıma konuşmaktansa bir geometri sınavına daha girmeyi tercih edeceğimi onlarla konuşmak istemiyorum. Ne kadar iğrenç bir durumun içinde olduğumu anlayamıyorlar çünkü.
Çok yakın olmadığım insanların yanında hiçkimseymişim gibi davranınca gerçekten bir kişiliğim yokmuş gibi hissetmeye başlıyorum.
Neden hala bir kedim yok? AH. Kedili yüzüğümü kaybettim sanırım. Aman tanrım.
Pekala, kaybetmemişim. Belki bir gün çekip buraya koyarım fotoğrafını, şimdiye kadar sahip olduğum en güzel şeylerden biri o.
Geçen yıl aşağı yukarı bu zamanlarda yazdıklarıma göz attım da, beyin cidden evrim geçiren bir şey dostlar.
Sırf matematikten düşük aldım diye Welcome to the Machine'e bağlamışım mesela.Bu yıl , geçen yıl olduğum kişi olsaydım hayatta kalamazdım muhtemelen.
 Herneyse.



Bunu da önümüzdeki yıl buraya bakıp kendime yabancılaşmak için koyuyorum., hah!

mızmız bir öykünün devamı.

insanlar genel olarak sinirimi bozar.
sürekli kendilerinden bahsederler ve sizin de bu konuda teşvik edici olmanızı beklerler.

bununla da kalmayıp onlar gibi olmanızı isterler.



bütün dertleri küçük hayatlarını onlara söylenen şeklin en iyisiyle geçirmektir.
ama aynı zaman da özel olmayı da talep ederler.


ama kendim de, pek talihsizce, insan olduğum için onlarla beraber yaşamayı öğrenmek zorundayım.
bunu duyduğunda kimse anlam vermiyor.



ama Freddie Mercury'nin mikrofonu ya da Kurt Cobain'in tüfeği olmayı tercih ederdim .
ya da bir saksı.



 o zaman düşünmem gerekmezdi, ama düşünemediğim için.
şimdi düşünmemem gerekiyor, çünkü izinli değilim.


sadece kolay yaşamak istemiştim.
ama buna tahammül edemedim ve ben aşağılık kompleksi olan biriyim.
insanları bu kadar küçümsedikten sonra, ironik bulunabilir.
o zaman neyin beni eleştirmesinden korkuyorum, saksıların mı?
hayır.evet. evrendeki herhangi bir quarkın, herhangi bir şekilde bunu yapmasından
korkuyorum.



öyle bir hal alıyor ki kendimi vurasım geliyor.
eh, hiç olmazsa gösterişli olurdu.
aynı şeyleri yazıp duruyorum.
aynı şeyleri çiziyorum.
çizemiyorum.
varoluşumun bir sebebi yok.



dönüp dolaşıp aynı konuya geliyorum ve belirteyim, ben bir dahi falan değilim.yani tüm o sivri dilli eleştiriler kendimi çok zeki sandığımı düşünmenize neden olabilir ama öyle değil.benden çok daha zeki ve ortada dönen şovun saçmalığını çok daha iyi kavramış insanlar var. sanırım bununla başa çıkabiliyorlar ve benim gibileri dikkate almadıkları açık.



bir roman karakteri olmayı bile beceremeyecek kadar mızmızım çünkü.





"merhaba Q."



dakikalardır koridoru dolduran, kalemin kağıda temas edişinin rahatsız edici sesi durdu, rahatsızlığa sebep veren kız deftere öyle bir eğilmişti ki yüzünü görmek imkansızdı. ama onu tanımak için yüzünü görmeniz gerekmezdi. baştan aşağı çatlaklık koktuğu ya da saçları mavi renkte olduğu için değil, evrimin sıradan insanlara bahşettiği içgüdü yüzünden. Q odaya girdiğinde herkes biraz tuhaflık kokusu alır ve seslerini alçaltır, konuştukları kişiyle göz teması kurmaya daha çok dikkat eder, kitaplarına biraz daha sokulurlardı. bunu acımasızca bulanlar olduğunda, yani biri ona selam vermeye kalkıştığında ya da projede onunla olmasını teklif ettiğinde, hoş şeyler olmazdı.çünkü o çekingen değil yabani biriydi, eğer saçları gözlerini gölgelediği için yüzündeki ters ifadeyi görmediyseniz ya da henüz ilk gününüz olduğundan hakkındaki dedikoduları duymadıysanız, eh, en şanslı gününüzde değilsiniz demekti.


Q yavaşça başını kaldırdı.

OH MY GOD I CAN'T BELIEVE IT I've never been this far aways from my brain.

İki gündür aralıksız ders çalışıyorum [yalan bir.] geometri üstüne trigonometri, beynimde uçuklar var[bu cümle mecaz olmasaydı acaba şu an ne tür duygular içinde olurdum, yatana kadar bunu düşüneceğim.] Where is my mind çalmaya başladı, bence bi' güç var dostlar. Aslında bu çok hoş olurdu. Arada bi' yukarı bakıp Tanrı'yla konuşmaya çalışıyorum. [yalan iki. dememi bekliyosunzu di mi, hayır demicem.] Çünkü her ne kadar, doğurup sokağa atan bir anne kadar sorumsuz bir varlık olmasını gerektirse de bu, en azından hayatımın bir anlamı olurdu. Sevgili deistler ve teistler, varoluşunuzun tek sebebinin ebeveynlerinizin sevişmesi ve babanızın sperminin annesinin yumurtasını döllemesi olduğunu düşünün. Bu bir NEDEN bile değil, altı üstü bir NASIL ve neredeyse yapmayı düşündükleri şeyi o an birinin ona yapmasını söylediğinde artık o şeyi yapmayı hiç istememeyi, kendilerini özel yaptığını düşünen sınıf arkadaşlarından bile daha sinir bozucu.
Her neyse.  Belki bir milenyum sonra yaşasaydım kavramak daha kolay olurdu. Ya da bir milenyum önce doğsaydım üzerinde düşünemezdim bile. Bazen erken doğduğumu düşünüyorum. En azından uzaylıların dünyaya saldırıp bütün insanlığın birleşmek zorunda kaldığını sonra sınırların kalktığını ve uzaylıların hiçbir dini kaynakla açıklanamayarak dinlerin toptan yer yüzünden silinmesini görmek isterdim AL SANA IMAGINE THERE IS NO COUNTRY, başka türlü de olmaz bu zaten. Hatta bana sorarsan, uzaylıların gelmesi durumunda Amerikan hükümeti kendi ülkesine bir şey olmamasına karşılık dünyanın geri kalanını uzaylılara satabilir falan. Yani belki de geç doğmuşumdur. Doğru yeri tutturduğunuz zaman altmışlarda falan Amerika hoş olabilir. MERHABA MORRISON. Burada içim ölüyor.

ÖYKÜ DENEMESİ I

“Merhaba.




Benim bir adım yok ve olmasını isteyip istemediğimi sorsanız tereddüt etmeden hayır derdim. İsimler birer etikettir ve ben hiçbir yere ait değilim. O yüzden kendime Q diyeceğim. Daha düzgün söylemek gerekirse bana verilmiş bir adım yok benim. Q’yu kendi kendime taktım ve böyle seslenmediğiniz sürece sizinle konuşmayı reddederim. Sokakta kendinizi paralasanız dahi dönüp bakmam ya da okul müdürü inatla varlığımdan sorumlu bir takım sorumsuz insanların bana koyma cüretinde bulunduğu o çirkin harf öbeğini kullansa da dönüp bakmam. Ben Q’yum.

*

Şu an oturmuş ders çalışıyor olmam gerekirdi ama siz bunları okuduğunuza göre öykü yazmaya çabalıyorum, bu konuda ne kadar kötü olduğumu bilseniz şaşarsınız. Bir kez yazmaya başladın mı o dile sadık kalman gerekiyor ve bunun ne kadar can sıkıcı olduğunu söylememe imkan yok. Teknik olarak reşit olduğumdan, artık bir şeylerde iyi olmam gerekirdi, o bocalama ve yeni şeyleri deneme döneminin bitmiş olmalıydı, bilirsiniz. Oysa hala ortalama düşünceler üzerine ortalama şeyler yazıyorum, özel bir yanım yok. Resim yapamam, enstrüman çalamam, dans edemem, hızlı koşamam, yapamadığım birçok şey var. İşe yarar biri olmak istemiştim, ama planladığım hiçbir şeye dönüşemedim. Genel kanı on sekizin her şey için çok, çok erken olduğu yönünde ama yanılıyorlar, eğer her gün evle iş yeri arasında mekik dokuyan, hayatta kalması için gereken bir takım ihtiyaçlarını gidermekten başka hiçbir varoluş amacı taşımayan bir organizmaya dönüşmek istemiyorsanız, bir şeye sahip olmak zorundasınız.

Herhangi bir şey.

Ama şimdi yaşamımın o zavallı varoluş taklitlerine dönüşmek üzere olduğunu görüyorum, bu çok açık. Daha basitçe söyleyeyim, hayat bir restorana girip patlayana kadar yemek yemek olsaydı, elime tutuşturulan mönünün en kötüsü olduğunu söylerdim: Seçmem gereken şu şeylere bak, bir iş, bir koca, bir ev ve tek eğlencem olacak sosyal ilişkilerimde hiyerarşinin altında ezilmemek için kullanacağım bir araba.

Aptal bir hayatım olacak.

Niye devam etmem gerektiğini anlayamıyorum. Belki de bütün dünya beceriksiz, gereksiz ve önemsiz olduğumu anlamadan hayatıma son vermeliyim. En azından biraz önemli görünebilirim, dramatik bir “hayatın anlamı yok” notu ve tüfekle kafamı uçururdum, çok gürültülü olurdu ve her bahsine girerim haberlere çıkardı.

Düşünmeye değer görünüyor O yüzden altını çiziyorum. Ve gitmeliyim, şimdilik.”

 
___________________________________________________________
 
 
 
Merhaba.
Moron olduğumu düşünen bir babam var.
Kardeşim işe yaramaz ve kendini kanıtlamaya çalışıp duruyor.
BU GÖZLÜKLERLE CİDDEN GÖREMİYORUM BABA.
Artık resim yapamıyorum.
Günde üç öğün Star Wars Main Theme dinlerim.
Şimdiye kadar aldığım en güzel hediye Işın Kılıcı'ydı ve Darth Vader'a imzalatıcam.
En yakın arkadaşımdan ara ara hoşlanıyorum. Diğer zamanlar bu duygu o kadar iğrenç ve saçma geliyo ki kendime yabancılaşıyorum. Sonra yine hoşlanıyorum ve sonra yine.
Mail arkadaşım yazdığım her şeyi görmezden gelip sürekli kendinden bahsediyor, CİZIZ KIRAYST.
Supernatural'ın beşinci sezonunu biriktirip izlicem diye bir yıl Dean'siz yaşadım ve bir tane bile spoiler girmedi, günlerdir Tanrı kim biliyor musun? şeklinde tehditler yiyorum.
Geçen bir kitap aldım, babası ölen bir çocukla ilgiliydi, kitabı alırken, satıcı kızın kitabı getiren çocuğa, sonunda karakter babasını buluyor dediğini duydum, hasiktir dedim, bütün kitabı o duyguyla okudum ama ÇOCUK BABASINI FALAN BULMADI. Çocuğun bütün hüznü bir anda üstüme çöktü.
Sezyum'un insanlar ölmesin kampanyası vardı n'oldu ona?
Yaşamanın ağır bedeli ölüm diye bir çizgiroman var, okuyun. Ölüm korkum büyük ölçüde azalmıştı benim ama herkeste aynı etkiyi yapar mı bilmiyorum.
Ve son.

bir takım sıkıcı şeyler.

Sanırsam bir akrabanın Facebook'tan seni eklemesi kadar rahatsız edici bir şey olamaz, hele hayat tarzlarınızın hiç benzemediği ve yanlarında ailecek evde davranmadığınız gibi davranmanız gereken akrabalarsa. Annemin de babamın da, akrabaları o kadar sıkıcı ve kısmen cahiller ki bazen ikisine de hayranlık duymadan edemiyorum lan. Akrabaların eve gelmesi, deyince herkes yüzünü ekşitir de, bizim için cidden işkence oluyor. Tek iyi yanıysa derli toplu bir evin ne demek olduğunu anlamam galiba:
 Salonda sadece takım koltuklar, takım sehpalar , birbiriyle uyumlu vazolar, güzel biblolarla süslü dolaplar ve yaklaşık benim odam kadar bir televizyon bulunur. Biz de salon babamın odası ve kütüphana karışımı bir şey. Koltuklar, sandalyeler falan tekleme ayrıca, SEHPA DİYE BİR ŞEY YOK. Ayrıca oradaki televizyon çalışmadığından biz mutfakta izliyoruz, tamam mı? NE VAR? MUTFAĞIMIZ BÜYÜK BİZİM. O kadar resmi ki ama ev değil bence o. Öyle ev olmaz. O kadar toplu yerde uzanıp televizyon izlenmez. İzlenemez. Ayrıca niye bütün odaların teması var onu da anlamadım. Yatak şeyleri perdeler duvar kağıtları hepsi aynı renkte falan. ÇOK SIKICISINIZ. Odamı çekip çekip koymak isterdim ama kendimi teşhir etmekten hoşlanmıyorum fazla. Ama odama ölürüm ben.

Egodan daha korkuçbir şey varsa ergen kızların egosu sanırım. Şimdi şöyle ki, yanlış, çok yanlış tesadüfler sonucu zerre alakası olmayan ve aslında içten içe birbirine kıl olan ikiz kız grubu olarak bir kafeye oturduk. Eğer garson hödük olmayıp herkesin içeceğini geç getirmeseydi, çekiştirecek ortak bir şey bulamayacağımızda birbirize laf sokmaya başlıcaktık galiba. Yani ben DEĞİL. BANANE. Parçası olduğum arkadaş grubumla da çok derin konuşmalar felan yapıyor değilim ancakvelakin BÜTÜN konuşma konuları dedikodu,erkekler,dedikodu olan bir grupla takılmak kadar sıkıcı bir şey yok. Nerdeyse makarnamla kendimi boğacaktım.
Ki şimdiye kadar yediğim en tatsız makarnaydı.
Ayrıca o garsonu yerim ben.
Neyse.
Kızlar korkunç bence.

so honey spread your wings and fly away.



Son zamanlarda hayatımdaki olumsuz her şey için, sistematik olarak annemle babamı suçluyorum, daha çok da annemi galiba çünkü babamın zaten olayla alakası yok gibi. Yani yanlış anlamayın,başım derde falan girdiğinde ya da ortada bir veli toplantısı olduğunda asla başından savmaz, hep elinden geleni yapar. İlgisiz bir baba değildir.
Konu eğitim, maddi durum ya da hayati bir mesele olduğu sürece.
Onun dışında, aileden bağımsız bir organizma gibi geliyor bana. Aslında hiçbir zaman aile kavranın içi dolu olmadı benim için. Bu, onları suçladığım konu değil. İnsanlar birbirlerini sevmekten vazgeçip ayrılabilirler, ya da biri kafayı sıyırır ve üçüncü birileri falan olaya dahil olabilir, konu bu değil.

Başlangıç olarak, ne halt yemeye çocuk yapmaya karar verdiklerini hiç, hiç bilmiyorum. Herhalde zayıf kişilikli, manik-depresif, kendi başının çaresine bakamayan birine dönüşeceğimi planlamamışlardı ama tam olarak böyle oldu, dönüştüğüm kişiden kesinlikle memnun değilim ve bu hergün daha da korkunç bir hal alıyor. Çünkü bir yıl sonra, resmen reşit oluyorum, evet tamam reşit olunca kimse çocuk hayatından çıkıp bir yığın sorumluluğun altına falan girmiyor ya da başının çaresine bakmak zorunda kalmıyorsun. Onun için bir kaç yılım daha var, ve üç yıl kadar önce kendimin hep çok daha güçlü, kendinden hemen ya da öyle bir şeye dönüşeceğimi sanırdım. Bütün o aptal ergenliği atlattığımda falan işte, ama o zamanki kadar acınacak haldeyim. Bundan üç yıl sonra da aynı şekilde rezil olacağım muhtemelen, ve bu hayatımı şimdi bile mahvedemediği bir şekilde mahvedecek. Bu blogu açarken profil kısmına yazdığım her şeyin hala geçerli olması hoş değil blog, yapabilsem sonsuza kadar odamda kalırdım, kesinlikle! Hala. Kendi kendime yetemiyorum. Bozulan banka kartım için bankaya gidip, kime soracağımın kesin ve ayrıntılı bir tarifi ya da öyle bir şeyi olmadan, yardım edecek birilerini aramak, derdimi anlatmak, banka kartıyla ne işim olduğunu düşündüğüne bahse gireceğim adamın ya da kadının tekiyle konuşmak, ne kadar korkunç. Kendi kendime alışverişe bile çıkamıyorum. Tüm o insanların ve görevlilerin arasında o kadar rahatsız hissediyorum ki görünmez olasım geliyor. Aptal bir resim kursuna devam etmeyi bile beceremedim, kimseyle konuşamıyorum diye. Oysa büyük çoğunluğu zaten konuşmak istemeyeceğim insanlardı. Üstelik kursa ihtiyacım olduğunu da biliyorum, çizimlerimi geliştirdiğine biliyorum, ama yine de odamda saklanmak daha hoş bir seçenek gibi geliyor. Son bir kaç yıldır, hayallerimden bahsedip durdum, yurt dışına çıkmak, en azından bir kaç ülkeyi gezmek ya da hayatıma birinde devam etmek, hiç olmazsa İzmir'e falan taşınmak gibi, oysa pratikte hiçbirini yapacak cesaretim yok. Bunları söylerken asla gelmeyecek zamanlardan bahsettiğimi falan mı varsayıyorum o an bilmiyorum, ama on yedi yaşındayım ve basitçe söylemek gerekirse, olmayı planladığım kimse değilim.
Kimsenin olmayı planladığı biri olduğumu sanmıyorum.
Kim sürekli kendinden şikayet eden biri olmak ister ki zaten? Şikayet eden ve hiçbir şey yapmayan. Bu yazıyı bitirdikten sonra her zamanki gibi "rahatsız edici" durumlardan olabildiğinde kaçınıp kasvetli kasvetli yaşamaya devam edeceğim, en kötüsü de lise bittikten sonra gelecek. Sanırım burada çürüyeceğim.
Bilmiyorum.

Çok farklı biri de olabileceğimi düşününce, annemle babamı suçlamaktan başka bir şey gelmiyor elimden, neden bu şehirde büyümek zorundaydım anlamıyorum. Bu şehirde herkesin kendine güven problemleri yok evet, ama  ciddi anlamda mutlu insan olduğundan şüpheliyim. Rastgele bir otobüse binin ve insanların yüzlerine bakın, çok ciddiyim. O kadar kasvetliler ve mutsuzlar ki. Hayatından bezmiş olan bir tek ben değilim yani! Her neyse. En azından böyle bir kendine güvensizlik geliştirmeyeceğim bir sürü ilkokul olduğuna bahse girerim. Ve evet, aslında annemle babamın ayrı olduğu düşünüp üzüldüğüm bir seferi bile hatırlamıyorum ama anne babası boşanmış çocukların normal olma şansı gerçekten yok galiba. Etrafımdaki örnekleri düşününce daha açık bir hal alıyor bu. Hantal vücudum için bile onları suçluyorum ve evet, bu babamla geçirdiğim bir yazın bana hediyesiydi. Hah, komik görünebilir ama mükemmellik takıntınız varsa  gözle görülür kusurlarınız katlanılamaz bir hal alıyorlar.

Herneyse sonuç olarak şu ruh halinde bir insana dönüşüyorsunuz.


*Garden State'i izleyenler daha iyi anlayacaktır. İzlemeyen de ilk fırsatta izlesin. Sevgi.

on yedinin fazla büyük olması.

Gıcık olduğum biriyle tamamen aynı şartlarda yetişmiş olsaydım ben de aynı derecede aptal olurdum.
İşte bunu fark edince hayatım anlamını yitiriyor.

Yarın on yedi oluyorum ve bunun ne kadar korkunç olduğunu anlatmama imkan yok galiba.
Şimdi.
Bir sürü insan içereceği için hayatımın saçmasapan olacağını biliyorum.
O yüzden iletişim sorunlu olmamın ekonomik durumumu ya da hayat kalitemi falan etkilemediği şu dönemi çok seviyorum aslına bakarsan ben.
Ayrıca Pazartesi'ye gelen bir doğumgünün iyi olması gibi bir ihtimal var mıdır?
Yoktur tabi.
Geçen yıl ne güzel idi oysa.
Pazar günü ve sivit sikstiin.,
Aslında onaltısına sokayım, hayatımın en bok gibi eğitim yılı sekiz-dokuz ayını bok etti, bir yaz güzeldi. GÜZEL dediğim de EVE TIKILIP anime izlemek.
Evet eğitim sistemi bireye o kadar değer veriyor ki okul olmadığı zaman boş boş eve tıkılmaktan başka bir aktivite gerçekleştiremiyolar. Alışkın olduğun eve gelip, ders çalışıp yatmak çünkü.
Ama dünyanın EN SIKICI şehrinde yaşamanın da suçu. Aptal şehir merkezine indiğinde bile ilk gidilecek yer kitapevi ya. Tamam kitaplar iyidir güzeldir. Ama okuldan kaçılınca, haftasonu Kızılay'a inilince, sinemaya giderken, okuldan eve giderken, sinemadan eve dönerken! Uğranacak tek yer kitabevi. Salak Dost. Sevimsiz görevliler. Çok kısıtlı çizgiromanlar.
Burada bir çizgiroman dükkanı bile olmadığını biliyor muydunuz.
Evet başkentte.
Bir tane bile yok.
Annemle babamın embesillik derecesi beni korkutuyor. GERÇEKTEN, en işe yaramaz şehrin en işe yaramaz semti? Çocuk yetiştirmek için? Ben bu ülkede çocuk bile doğurmazdım yahu.
Sonra niye telefonda anneleriyle konuşamıyorum.
Sanki çok kuvvetli aile değerleriyle yetiştik, ya da akrabalarla aramız çok süperdi. En son evimize bi' akraba geldiğinde yedinci sınıfa gidiyodum galiba. Ve bu beni kesinlikle rahatsız etmiyor, akrabalarım hepsi gerçekten boş kafalı. Ama sevgili ebeveynlerim bundan şikayet ediyorlarsa sorunu kendilerinde aramalılar. Bende değil. Kardeşimin de benim de kişiliğimdeki, diğer insanlara karşı zayıflığın sorumlusu onlar, değil mi?

Keşke çizer olabilecek kadar cesaretim olsaydı, ama güzel sanatlar ya da animasyon bölümlerini kazansam bile gitmeyi götüm yemezdi eminim.

Beni bu kadar güçlü biri yaptığınız için teşekkür ederim anne ve baba.

ooh! my soul.

Kızın biri odasında keman çalıyor.
Ve ben bunu balkondan duyabiliyorum.
Sağlam çalıyor ama. O raddede gitar çalabilsem ne hoş olurdu.


Bence Star Wars'a duyduğum sevgiyi Lord of the Rings'e duyamayacağım . Ön yargılı değilim, hepsini izledim ama "öylesine". (Televizyonda vardır, salona gelinip gidilirken izlenir falan, bilirsiniz.) Bütün kritik sahneleri hatırlayıp malum ana karakterler dışındaki hiçbir karakterin adını ya da aralarındaki ilişkileri bilmemek gibi çok nahoş şeyleri kapsıyor bu.

Ha evet, anlaşıldığı üzere Lotr gecemiz yattı ama benim suçum değil bence.


Blogta kim olduğunu açıklayabilen insanlara saygıyla tiksinme arasında şeyler hissediyorum . Çevremdikler daha çok mide bulandırıcı, galiba çoğu çok rezil ya da iki yüzlü göründüğü için. Ben de, burada yazdıklarıma kıyasla, dışarıda çok farklı gözüküyorumdur herhalde ama ne bileyim işte. Etrafındaki herkesin kafanın içinden geçenleri bilmesi hoş mu şimdi? Daha korkuncu, insanlar anlamadıkları şeylerle dalga geçerler, altında ünlü birinin ismi falan olmadığı taktirde yani, ki o varken bile aşağılamaya çalışan densizler varken, facebook gibi bir ortamda blogunu ifşa etmek çok manyakça geliyor bana yahu. Tabi herkes benim kadar çift kişilikli falan olmayabilir, ben de öyle çok ilginç olmadığımın farkındayım belki benim yazılarımda da aptallık dozları vardır, bilmiyorum. Yine de işlevleri gülmek ve konuşmak olan yaşıtlarımın etrafımda aptallar var içerikli yazıları samimi gelmiyor. Boş olmayan yazıya rastlamadım daha -bir tanesi hariç- ondan böyle yakınıyorum . YOKSA İNSANLAR APTALDIR İÇERİKLİ YAZI MI DEDİNİZ, doğru yerdesiniz.

Neyse ya banane.


Şu sıralar bomboş şeylerle dolduruyorum burayı da, insanların içinde söylediğin şeyler cidden kişiliğin oluyor sanırım.
AMAN TANRIM.