Where's your will to be weird?


bunu yazmam gerek.

natalie portman hamileymiş yahu. düşündükçe üzülmem saçma geliyor ama en sevdiğim filmlerin ana karakterlerindendi o hep. mathilda lan! hamile? ühü. bu kadar sahiplendiğimi de fark etmemiştim daha önce ama bildiğin yastayım blog. daha black swan'ı izleyip, malum sahnelerde hüzünlenme faslını yeni atlatmıştım.

idealize ettiğin birinin gerçek hayatta gerçek ve haliyle sıradan bir yaşam sürmesi çok üzücü oluyor -ühü- daha dün beraber takılsak diye hayaller kurmuştum. NE?SANKİ SİZ HİÇ KURMUYORSUNUZ?




ağlamakistiyorum.

SEE-MORE-GLASS.

I- Yaşıyorum (Teşekkürler Glamdring.)
II- Artık aklı başında bir birey olduğumdan yüzde bin beş yüz emin olana kadar bir şeyler yazmayacağım. Sonra bakıp kendinden tiksinmek çok acılı bir süreç dostlar.
III- Gramafonum beni öldürmeye çalıştı.
IV-
Peace out.

YARDIM: hayatımı mahvetmek üzereyim.



ben buna aspidistra kompleksi dedim (tıklayınca şey oluyo bütün resim.). ehehehehe.
eh.


bu konuyu o kadar çok düşündüm ki buraya açıklama yazmaya bile üşeniyorum.
galiba paralı ve bayağı birisi olacağım.
yetenek sınavını kazanamam ki zaten eheh.

goo goo g'joob.

Yalnızca kaçıklar için

değil artık blogun adı, söyleyeyim dedim. karışır falan. iyi oldu böyle.

Bence Coelho sahtekarın tekiymiş.

Kitapları kendimi iyi hissedeyim diye değil de bana bir şey kazandırsınlar, beynimi diğer insanların yıkamasından koruyabileyim ve içinde yaşadığım şeyi anlayabileyim diye okuyorum oldukça uzun süredir. Bugüne kadar, bu şekilde elime aldığım kitapların hepsi bana gerçekten bir şey kazandırmışlardı çünkü zaten türlerinde ünlü kitaplardı. Daha doğrusu, saygıdeğer kitaplardı.

Saf olduğumdan mı nedir, simyacıyı da öyle bir şey sanıyordum ben.

Bir de, her elimde gören "ay sen daha yeni mi okuyorsuuuun onu," deyince, ciddi ciddi bir bok sandım ben bu kitabı. Bir de bu Paul herifinin Veronica Ölmek İstiyor kitabının arkasını okumuş, kendimce Bozkırkurdu'ndan bir şeyler görmüştüm.

 En iyi arkadaşım da hayatımın kitabı, dönüş noktası falan diye geziyordu. Büyük bir hevesle başladım.

Sevgili Paul Coelho, sen hayatımdaki en büyük hayal kırıklıklarından biriymişsin. Şöyle diyeyim, ben fantastik kitapları severim, çünkü arada bir kendimi başka dünyalarda bulmak hoşuma gidiyor, ama katlanamadığım bir şey varsa, gerçeğin çarpıtılarak sunulmasıdır. Felsefi bir kitap yazıyor olmak demek, insanlara yol gösterici bir şey yazmak demektir, ve o yol, sen bir şeyi çok iste, sonra bütün metafiziksel ögeler sen onu elde et diye uğraşacak diyerek bulunmuyor! Kadercilik! Kadercilik kadar büyük bir kepazelik olabilir mi? Sırf mutsuz insanlar, aslında bir şekilde iyi durumda olduklarını düşünsünler ve mutsuz olmalarından çıkar sağlayan insanlar sefa sürmeye devam etsin diye uydurulmuş bir şey o! Nasıl, nasıl bir kitap bunun üzerine yazılıp böyle prim yapabilir anlamıyorum. Ben de mi sorun var? Mistizmi hoş bulmak için, hayatınızın öylesine boş olması gerekir ki neredeyse ürkütücü bu! Anlamlı şeyleri görebilmek için simya gibi hurafelere, karşınıza çıkan her şeyin orada olmasının bir sebebi olduğu inancını UYDURMAYA-evet düpedüz uydurmak bu! sırf inanmayı istediğiniz için inanıyorsunuz, HİÇ bir mantıklı gerekçeniz yokken!- demeye ihtiyacınız var mı gerçekten? Hayatımdan hiç de memnun olmayan ben bile oturup, bu kadar boktan bir eğitim sistemini çekiyorum, oturduğum yer bir sürü sapık herifle dolu, okulumda faşist bir kadro yerleşmeye başladı ve her şeyi yasaklıyorlar, sırf özel okullar kazançlı çıksın diye okulların içine edildiğini bir özel okul danışması pişkin pişkin söyleyebiliyor, özgür değilim, mutlu değilim, kendime ayıracak bir saati zor buluyorum, dershane boş zamanlarımı sikiyor, tüm bunların sonunda istemediğim bir meslek sahibi olacağım, bu ülkeyi bile sevmiyorum, kendimi buraya zerre ait hissetmiyorum, nevrotiğim, depresifim, AMA TÜM BUNLARIN İYİ BİR SEBEBİ OLMALI ÇÜNKÜ TANRI İSTİYOR gibi abuk subuk bir sebebe sığınma ihtiyacı duyacak kadar zavallı hale düşmedim.

Bu kitabı okumayın.

Ve, Santiago veledi, her "mektup," dediğinde seni bulup boğazlayasım geldi, bunu bilesin.

Bu biraz nevrotik biraz ergen biraz ciddi biraz da işe yaramaz bir yazı-öyküdür. Verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim.

Onlara sadece kahvemin tadının biraz garip olduğunu söyleyecektim. Ama şu hiç hoşlanmadığım kız , henüz ağzımı açmak için cesaret toplama girişiminde bulunamadan yine bir şeyler anlatmaya başladı. Söylediği şeyin kimseyi ilgilendirdiği yoktu ve kimse de ilgilenmiş görünmeye onun iyi hissetmesi için uğraşmıyorlardı. Konuşma sırası kendilerine geldiğinde soslu bir minnettarlık duygusuyla dinlenilmiş olmak istiyorlardı. Ben de sadece kahvemin olağandan çok ekşi olduğunu belirtmek istediğim için hafifçe öne eğildim ve yüzüme sabit bir gülümseme yerleştirdim. Arada bana döndüğü zaman –ki bunu yapmaya çok az lütfediyordu- başımı hevesle yukarı aşağı salladım. Muhtemelen kahvem buna değmezdi. Ama ekşiliği cidden rahatsız edici boyuttaydı. Ben paranoyak biriydim. Kız tek kelimesini bile anlamadığım konuşmasını bitirdi. Bir şekilde yanıma oturmuş olan çocuk bir kahkaha attı ve “inanmıyorum ya.” Dedi. Ben burada ne yapıyordum?



Artık kahvemden bahsetmek istemiyordum. Aslında hiçbir şeyden bahsetmek istemiyordum ve tabii ki bu konu da hiçbir şikayetleri yoktu. Onlar saat boyunca insanları kırk ikiye ulaştırmayacak konuşmalar yapabilecek türde insanlardı. Bilirsiniz. Yani sadece varoşlardaki yaşıtları ya da çirkin ayakkabıları olan ve koca çantalarını bileklerine kırk beş derecelik bir açı yapacak şekilde takabilen kızlar sevmedikleri için bir bok olduğunu sandıkları grupları dinliyor görünerek kendilerini tatmin etmeye çalışan tipler. İşin aslı bu grupların bazıları cidden hoş olabiliyor ama bence cidden iyi olsalardı kendilerini bir tür fanusun içine koyarlar ve aklı başında insanlar bulup dinlesin diye beklerlerdi. Hepsi para yüzünden galiba, o zaman her şey çirkinleşiyor.


Her neyse, işte bir şekilde bu üç insanla aynı yere düşmüş durumdaydım. Üçüncüsünden çok fazla şikayetim yok ama ondan hoşlanmıyordum da. Ya da ondan sadece “hoşlanabiliyordum” ve bu beni sinir ediyordu. Yani beni onunla bir odaya dört saat yalnız bıraksanız bu kendini bir tür üstün insan sanan çocukla bir saat geçirmekten daha sıkıcı olurdu. Böyle eğleniyordum hiç olmazsa. Bir şey söylemeden konuşuyordum.


Tekrar, ben burada ne yapıyordum? Sosyal çevremi genişletme. Bir saattir kızın, okuldaki çocuğun birinin okuldaki kızın birinden hoşlandığını, çocuğun çok çirkin olduğunu ama kızın daha da çirkin olduğunu o yüzden ortada bir sorun olmadığını dinliyordum. Birazdan çocuk tekrar, bu durumun komikliğine inanamadığını belirtecekti. Acaba hiç aynaya bakıyorlar mı ya da egoları beeblebrox’ınkiyle boy ölçüşebilir mi diye merak ettim.


Sıkıntıdan, kahveden bir yudum daha aldım, kendimi dış dünyadan öyle bir soyutlamıştım ki biran tadının iğrençliğini unutmuştum. Yüzümü ekşiterek fincanı masaya geri koyduğumda masadaki dördüncü kişi neden yüz ifademin ebeveynlerimden birini ya da daha kötüsü ikisini birden çıplak görmüşüm gibi olduğunu soracak gibi göründü, ama konuşkan kız yine bir şeyler anlatmaya başladı ve çocuk sustu. Çocuğun adı k’li bir şeylerdi, emin değilim. Yine de iyi niyetli sayılırdı. Ondan biraz daha fazla hoşlanmaya karar verdim.


Oturduğumuz yer küçük sayılabilirdi ama yine de benim için fazla kalabalıktı. Çoğu bizden büyük ya da büyük görünümlü insanlar aklı başında herkesi rahatsız edecek kadar özgüvenle konuşuyor, gülüyor ya da hoş görünmek için-yani ben öyle olduğunu düşünmeyi tercih ediyordum- uzaklara dalmış sizi kırk ikiye ulaştıracak bir şeyler düşünüyor gibi bakıyorlardı. Niye bu kadar kötümser olduğumu bilmiyorum. EH. Aslında biliyorum tabi, ama bunun deneyimler sonucu oluşmuş bir yargı değil de basit bir his olduğunu söylemem hem beni açıklama yapmaktan kurtaracak, hem de barlarda ya da sosyal çevreni geliştirmen için gittiğin tüm o zaman öldürme yerlerinde arkadaş grubunun konuşmasına katılmadan boş boş uzağa bakan kimse alınmayacak. Aslında kendimi iki kez kurtarıyorum. Ne yapıyorum sanıyordunuz, ülkenin sorunlarıyla ilgili ezberden bildikleri bütün cümleleri sırasıyla söyleyip kendilerini o varoşlarda yaşayan ya da büyük çantalarını bileklerine kırk beş derecelik açıyla takmayı başaran kızlardan daha iyi, bilgili ve bir şeylerin farkında hissetmelerine katkıda mı bulunacaktım? Hayır. Oturmuş kül tablasıyla bakışıyorum. Ama sizin temin ederim, amacım hoş görünmek değil. Zaten iki kelime etmediğim sürece, söyleyecek hiçbir şeyim olmadığını düşünmeye devam edecekler. Çok konuşmayan insanlarla ilgili iki tür birbirinin zıttı yargı her zaman belirgindir. Ya onlarla hiçbir şey paylaşmadığınız için bomboş olduğunuzu düşünürler ya da algılarınızın onlarınkinden çok, çok üstün olduğu hissine kapılıp, ne diyecekleri konusunda paniklerler. Bu ikinci grubu kafadan uydurdum ve onu seviyorum.


Kahveye baktım. Onunla daha fazla cebelleşmeme gerek yoktu. Yani nasılsa kimse benimle ve küçük kahvemle ilgilenmiyordu. Garsonun sesimi yükseltmeyeceğim kadar yakınımdan geçmesi için bekledim, baya sürdü, ama bunu yapamıyordum işte. Herkesin kullandığı kalıplardan birini kullanıp onu buraya çağırıp bir bira isteyemiyordum. Bu konuda bütün suç içinde yetiştiğim çevrenin olduğundan, kendimi geç sipariş edilip geç gelecek, geç bitecek ve buradan geç kalkmamıza neden olacak birayı isterken suçluluk hissetmeyecektim. Benim için, ben olmayan herkes onların bir parçasıydı. Bunun mantıksız olduğunu biliyorum, her biri bağımsız bireyler bla bla, buna çok sevdiğim bir Amerikan repliğiyle cevap verebilirim. Bunlardan birini kullanınca insanlar size gülüyor ama bence çok kullanışlılar. Ayrıca burası kafamın içi olduğu için yargılanma korkumun konuyla alakası yok. O yüzden diyeceğim o ki: Git kendini becer.


Aslında bu kadar öfkelenmemin sebebi küçükken nasıl bir çocuk olduğumu öğrenmem –şey- hatırlamam. Tamamen tesadüf eseriydi ve bu konuyla bir alakası olmadığı düşünülebilir. Yani, bütün çocuklar, neşeli, mutlu, dışadönük ve endişesizdir değil mi? Öncelikle, hayır değil ve öyle olmamasının sebebi bir zamanlar mutlu, neşeli,dışadönük ve endişesiz olması gerekirken iğrenç bir çocukluk geçirip sinirli megalomanlara dönüşen yetişkinler. Ve sonra bir de onların yetiştirdiği her şeyi aşağılayan, kendini beğenmiş sanan piçler. Bak. Piç denmeyi hak etmiyorlar aslında. Yani onlar da bir zamanlar neşeli ve mutlu olmaya hazırdılar. Ama biri gelip onu hiçbir işe yaramayan bir bok torbasına çevirdi. Ve aslında bu işi yapan kişi de öyle biri olduğu için sorumlu değil. Bunu seçen o değildi. Ama benim anlamadığım neden şansızlık eseri farklı olan her şeyden nefret eden, her konuda bilgi sahibiymiş gibi konuşan, gözü yuvasından fırlayana kadar dik dik seni süzen, cinsel organlarınla ne yapılıp yapılmayacağı konusunda histerik bir şekilde konuşmalar yapan, insanları ezeni aşağılayan, küçük düşüren, beyinlerini yıkayan, jüpiterden daha büyük bir egoya sahip olan, başarısız, mutsuz, ama kendileri mükemmelmiş gibi davranan tüm bu insanların el birliğiyle benim hayatımı bok etmeye çalışmaları. NEDEN? Ve ben bu kadar gereksiz bir empati yapma alışkınlığına sahipken kimseden gerçek anlamda nefret edemiyorum. Ama bu iğrenç yerde oturup iğrenç bir konuşmaya maruz kalan ve bir kişiliği yokmuş gibi davranılan ben oluyorum.


Garson birayı önüme koydu. Aslında en büyük ve alkol oranı en fazla olan biradan almak bir intikamdı. Nasıl olduğunu birazdan göreceksiniz. Muhtemelen alkole benden daha dayanıksız birini bulamazsınız ve o zaman ağlamam ya da gülmem. Konuşurum. Abuk subuk bir şekilde değil. Sadece konuşurum. Kafamın içinde yaptığım gibi. Ve bu saatler sürebilir.


İlk yudumu aldım ve çantamdaki Harry Potter ve Azkaban Tutsağı kitabına yavaşça dokundum. Sekizinci okuyuşumdu. Mutsuz olduğum zaman Harry Potter okurum, annem bundan nefret ediyor. Hayatın kendisi yeterince anlaşılmazken gidip fantastik şeyler okumanın zaman kaybı olduğunu düşünüyor. Ona göre hepsi insanlar okusun ve birileri para kazansın diye yazılmış. Bir noktada doğru olabilir. O kadar şeyden şikayet ettikten sonra kitapların hepsinin mükemmel bir insanları düşünme ya da uyandırma duygusuyla yazıldığını iddia edecek değilim. Ama ona katılmıyorum. Hayat bu kadar karmaşıkken kim daha fazla hayat görmek ister ki? Yani bok gibi muhabbetlerinden kaçıp başka insanların ne kadar bok gibi hayatları olduğunu gördüğümde kendimi pek de iyi hissetmezsem herkes anlar herhalde. Çünkü ben dünyanın düzenini değiştirecek biri değilim. Birincisi, içimdeki insan sevgisi öleli çok oluyor. Beni kendileriyle beraber boka batırdıkları için öyle öfkeliyim ki onlara kaçabileceğim ideal yeri bulsam bir saniyeden fazlasını bulmam. Sorun, öyle bir yerin olmaması. O yüzden bazen Raistlin ya da Sirius Black’le takılıp mutlak kötülerin peşine düşmeyi düşleyebilirim. Mutlak kötüler iyidir, suçluluk duymanıza gerek kalmaz. Ya da onların masum insan yavrularından görüp göreceğiniz en orospu çocuğu tiplere nasıl dönüştüklerini düşünüp dehşete düşmezsiniz. Onlar kötüdür, o kadar.


Birayı yarılamıştım ki burnuma iğrenç bir koku geldi. Düşünmeden dönüp baktım, arkamda bir kız oturuyordu. Saçının önünü kabartmış, arkasını abartılı bir şekilde ensesinden tutturmuştu, kalın siyah kaşlarının altındaki küçücük gözleriyle etraftaki herkesi büyük bir küçümsemeyle süzüyordu. Benden bir yaş küçük görünüyordu ama beni daha küçük sandığına eminim. Çünkü arkamı döndüğümde azarlar bir ses tonuyla “parfüm sana mı geldi?” diye sordu. Üzerime alınmadım, bilerek. Onun egoist, çirkin ve şişman olduğunu düşünüyordum. Koca poposu sandalyeden taşmıştı. Dar bluzunun karın bölgesi epey dış bükümlüydü. Masanın üzerine koyduğu kitap en fazla on dört yaşındakilere hitap edecek bir aşk romanıydı. Ve Tanrım, annemin bile kullanmayacağı o koca çantayı bileğine kırk beş derecelik açı yapacak şekilde tutuyordu. O cevap vermeye değmeyecek zavallının tekiydi. Televizyonlarda, diğer insanlarda, internette gözüne kıstırdığı her şeyi alarak kendini iyi hisseden biri. Salinger’ın bunlardan biriyle konuşmak zorunda kalsa ne diyeceğini düşündüm ve ister istemez kıkırdamaya başladım. Ben Salinger olmayabilirdim, ama onun yanında bu kız bir alt tür gibiydi. Tüm o büyük insanları düşündüm ve maruz kaldığım konuşmaları ve bu kızı. Evrimin oyunu muydu? Ben tam arada mıydım yoksa alt taraftaydım da duruma mı uyanmıştım acaba, çünkü Salinger’ın tarafında olmadığım çok barizdi. Öncelikle, BURADA durmuş yüzeysel bir konuşmaya katılabilmek için kendimi sarhoş etmeye çalışıyordum. Aslında Beta olmanın hiç de güzel olmadığını fark etmiş bir Betaydım herhalde. Ya da daha kötüsü bir delta falandı. Kıza baktım, az önce sırf arkamı dönmüş olmamı kendi hakimiyet alanını zedeleyici bulmuştu. Ona bakmıştım ve bunu belli bir hayranlık içerisinde ya da gülümsemeyle değil, sadece bir masaya bakar gibi yapmıştım.”Sana diyorum,” dedi tekrar. Beyninden ne geçiyordu ki? Dönüp kısa bir bakış attı diye insanlara hesap sorabileceği sanan tüm bu Epsilonlar bir yere toplatılıp ne kadar iğrenç, işe yaramaz ve boş bir şeye dönüştükleri anlatılmalıydı. Nasılsa anlamayacaklar, birkaç tanesi bir araya gelip aynı fikirde olduklarını fark edince kendileri gibi düşünen bir kişi bile olsa, birileri olduğu için tartışmasız haklı olduklarına karar vereceklerdi.


“Sen, sana diyorum.”dedi daha aşağılayıcı bir ifadeyle. Masadaki üç “arkadaşım” da dönüp bana baktılar, sanki böyle açık bir çağrıya cevap vermemem ayıpmış gibi, peh. Kolumu sandalyenin arkasına attım, başımı çevirdim ve “Evet,” dedim. “Parfümün iğrenç kokuyor.”


Kısa bir duraklama anı oldu.


Bunu normalde söylemeye kalksam, ses tonum, bakışlarım, duruşum, ne derseniz ondan işte, o yüzden bir cevap yerdim kesin. Ama birazcık arpa suyu sosyal ortamdaki rolümü değiştiriyordu.


Ağzını açtı, kapadı, açtı, ve tekrar kapadı, sonra umursamaz görünmeye çalışan ama hiç de inandırıcı olmayan bir ses tonuyla, “Seni ilgilendirmez dedi.” “Bence de,” dedim, “O yüzden beni seninle konuşmak zorunda bırakmayı kes.”


O an arkasındaki camdan yansımamı gördüm, yüzümde o kadar kayıtsız bir ifade vardı ki kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Kız üzerine alınmıştı, kollarını birleştirmiş, kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Sonra pat diye masadaki saçma aşk romanını çantasın attı ve kalktı, kapıya kadar yürüdü, sonra herhalde, ne fiziksel olarak yeterince çekici ne de yaş olarak yeterince büyük olduğumdan bu durumu kendine yediremeyip geri döndü ve oldukça uzaktaki bir masaya oturdu. Onu bir sivrisinek kadar bile umursamıyor olsam da bu beni onu toplum içinde küçük düşürecek kadar “cool” yapmıyordu. Doğrusu ben de o pozisyonla hiç ilgilenmiyordum. O yüzden önüme dönüp biramı tekrar yudumladım.


“Bira yaradı herhalde,” dedi çocuk kıkırdayarak. Hah. Şimdi kısa süreli kahramanlarına dönmüştüm.Genelde konuşmaların bu noktasında her şeyi boş verip ayrılma zamanının gelmesini beklerim. Çünkü o zamana kadar ki iletişim kurma manevralarım hüsrana uğramıştır. Bu sefer öyle değildi, ama sıkılmıştım. Her şeylerini dayanılmaz bir yapmacıklık içinde sunmalarından ve bunun farkında bile olmamalarından bıkmıştım. Bunları izlemek artık midemi bulandırıyordu. Bütün gün orada oturmak ve her şey tamamen yolundaymış gibi susmak ya da rol yapmak zorundaydım.


Kendimi hasta hissediyordum.


“Çok mutsuz görünüyorsun,” dedi kız.


Omuzlarımı silktim. “Sadece uykum geldi.” Evet, böyle, yalan söyle ve geçiştir ve kabul gör.


“Hayır yani, buraya geldiğimizden bari,” diye devam etti.


Biram bitmişti.


“Sıkıldım,” dedim, “Konuştuğunuz hiçbir şey ilgimi çekmiyor.”


“Ne konuşalım?” dedi çocuk sırıtarak. Alkollüydüm ve her zamankinden farklı bakıyordum diye ciddiye almıyordu beni.


“Hiçbir şey,” Başımı masaya koyup kollarımla yüzümü sakladım, gerçekten uykum gelmişti ve bu iş saçma sapan bir hal alıyordu. Kendimi onlara kabul ettirmek zorunda değildim. Bütün dünya benden sığ olamazdı ya. Dışarıda aklı başında birileri olmalıydı. Ya da yalnız kalmak o kadar korkunç olmamalıydı. “İyi misin sen?” dedi kız.


Başımı kaldırıp ona baktım. “Ben gidiyorum.”


“Sakin ol ya”, diye mırıldandı adı k harfiyle başlayan çocuk. Ondan daha az hoşlanmaya karar verdim.


Birden onları ne kadar işe yaramaz bulduğumla ilgili bir konuşma yapmak istedim, şöyle tüyler ürpertici ve fiyakalı bir tane. Hani romanlarda karakterlerin çektiği ve sizin unutmamak için altını çizdiğiniz konuşmalardan. Ama yapamıyordum. O kadar iyi kelimem yoktu. Hiç kelimem yoktu. Çantamı omzuma taktım ve ayağa kalktım. Üçü de tuhaf tuhaf bana bakıyorlardı. Şimdi gülümseyerek, görüşürüz deme ve herkesi tek tek öpme vaktiydi ama bunu yapmazsam garipsemeyeceklerine emindim.


Ayağa kalkınca duvardaki Jim Morrison posterini gördüm. Biran sırıttım, keşke birkaç saniyeliğine ruhu benimkiyle yer değiştirseydi ve şimdi neden hala ayakta dikilip gitmediğimi merak eden bu insanlara hadlerini bildirseydi. Ama bunu bile hak etmiyorlardı galiba. Çocuğa baktım. Üzerinde bir grunge grubunun tişörtü vardı. Ve saatlerdir ağzını eğerek ya da rleri dünyanın en saçma vurgusuyla söyleyip gözlerini kısarak baktığı zaman hoş göründüğü yanılgısı içinde marka ayakkabılardan, alt sınıftaki çıkılacak oksijen tüketici kızlardan, dünyanın en saçma televizyon programından ve SİSTEMATİK bir şekilde dönüp kendisinden bahsediyordu. Ayakkabısına baktım.


“Biliyor musun bence Kurt Cobain kendini pazarlayan piçlere para kazandırdığın için kıçını tekmelemek isterdi.” Dedim. “Yani kim şarkı sözleri gerizekalı bir ayakkabının üzerinde yazsın ister ki?”


“İçkiyi kaldıramıyorsun sanırım,” dedi kız gözlerini kısarak.


“Ben seninle konuşmuyordum,” dedim ters ters. “Ve senden hiç hoşlanmıyorum. Samimi olmadığın herkese canım diye seslenmenden de hoşlanmıyorum. İnternette her fırsatta insanların beğenisi kazanmaya çalışmadan da. BEN bile o kadar kendime güvensiz değilim,”


Çocuk küçümser bir şekilde “hıh”ladı.


Doğru ya, hiçbirinin adını bile hatırlamıyorum.


“Elbette, sen her şeyi bizden iyi biliyorsun.”


“Hayır,”dedim sakin sakin. “İyi bilinecek bir şey yok. Hiçbir konuda bir fikriniz yok. Her şeyden zevk almaya programlısınız. Gittiğiniz her yerde boş yere oksijen tüketiyorsunuz ve başka her şeyi. Küçük zavallı muz balıklarısınız. Ve o kadar yapmacıksınız ki size tahammül edemiyorum.”


Verecek bir cevapları var mıydı –muhtemelen vardı- bilmiyorum ama arkamı dönüp oradan çıktım.


Dışarıda yağmur yağıyordu.


Bankın birinde montunu kitabına siper etmiş ve ıslana ıslana okumaya devam eden biri vardı.


Bir banka oturdum ve yağmur durana kadar orada bekledim. Bunların hepsini bir yere yazabilirdim ama o zaman hepsi sahteleşecekti. Ama galiba birilerinin bunları kaydetmesi gerekiyor. Çıkışım biraz fazla dramatikti, belki orayı atarım. Yani kimsenin kendinmi bir tür dişi Holden gibi sunduğum izlenimine kapılmasını istemem. Sadece aklımdan geçenleri çiziktiriyorum. Ciddiye almayın ve sayfayı kapayın. Dediğim gibi, yazmaya başladığım anda hepsi samimiliklerini kaybediyorlar. Hiçkimse olmaya çalışıyorsanız bu üzücü. Ve şimdi de hiçkimse olmaya çalışan biriyim, aman ne güzel! Bu işin doğru yolu yok. Galiba burada keseceğim.










Darth Vader'ı gördüm lan ben.
Ehehehe.

Başlık: Başlık: Başlık: Başlık: Başlık: Başlık: Başlık

En yakın arkadaşımın blogu okumasına izin verdim. Çocuk travma geçirdi. EH. Sonra da okumasını yasakladım ama çok geç. NEYSE BANANE. Fazla dışa dönükleşmiştim zaten, böyle yine kendi kendime iyiyim. Zaten artık gizli yerimmiş gibi hissetmiyorum, o yüzden tam olarak bir şey yazasım yok. Ne sinir bozucu. İşin hoş yanı, böyle olacağını biliyordum. Ve yine, NE ÖNEMİ VAR Kİ? Bu işin yalnızca kaçıklar için olan bi' tarafı yok. Aşağıdaki paragrafın da yok ama koymak zorundayım.

*

Eve geldiğimde kendimi vicdanen tüm sosyal ilişkilerimden soyutlanmış bulmayı seviyorum. İç dünyam tamamen görünen benden kopuk ve bunu ne kadar sevdiğimi tahmin edemezsiniz. Bu bir kalkan gibi işliyor. Çünkü hepsinin bu kişiliği oturmamışlıklarından tiksiniyorum. Yani kendimi çok fiyakalı bulduğumdan falan değil. Hepsi her zaman aynı fikirde ve gülümsüyorlar. Bunun sadece beni rahatsız ettiğini sanmıyorum. Ama o zamana kadar konuşmada söylenmemiş ne varsa söylemek için ilk fırsatı kollayan, oturma odalarında düzgün vitrinlere sahip insanlardan birini gördüğüm zaman, tepkisel olarak, kendimi dünyadan soyutluyorum, benim gibi durumdan rahatsız vatandaşları fark etmeye çalışmak yerine. Hepsi oturma odamızda düzgün vitrinler yerine annemin bir temizlik krizine girdiği Pazarları dışında düzensizce yığılmış kitaplar olduğu için. Asıl rahatsız edici olan, o kitapların ayakkabıların falan konulduğu dolaplara da tıkılmış olması, HER YERDELER. Benim, annemin ve babamın bu kadar ukala ve mutsuz olmamızın sebebi bu. Oysa kardeşim bizden çok daha mutludur. Öyle ki çoğu zaman annem onun bu aileden nasıl çıktığını sorguluyor. Her neyse, şimdi bununla ilgilenmiyorum. Eminim siz de ilgilenmiyorsunuzdur. O yüzden daha revaçta olan bir konuya geçeceğim, çok basit. Daha doğrusu geri döneceğim.



*

Evet görüldüğü üzere geri dönmedim.
Çünkü test çözmem lazım.
Ve hiç bi' yazıda bu kadar kasmamıştım.
çav.
 



 Bazen buraya bir sürü çok güzel - müthiş derin şeyler yazmak istiyorum ama daha o kadar büyüyemedim ve gözlem yapamadım ve birikim edinemedim.

konusu olmayan yazı.

galiba bu blog dahil bütün internet insanların kendilerini biri gibi gösterme hevesi için var. o yüzden buraya yazmayacaktım . ama. bir şey olmadı. yani şimdi yazıyor oluşumun ilahi bir sebebi ya da kıssadan hisseli bir öyküsü falan yok, eheh. normalde ciddiye almayacağım bir şeye çok kızdım. çok saçmaydı. cidden saçmaydı ama. öyle ki burada anlatmayacağım. (bir de acayip derecede paronayağım, nereden bileyim okumadığını. falan.he, okusa n'olur? dalga geçer . geçse ben çok bozulcam işte. ne yazık ki böyleyim. yani algı seviyesinin çok komik yerlerde olduğunu bilmeme rağmen alınıcam. egoma sokayım affedersiniz.) her neyse. en son takip ettiğim blogları sıradan okuyordum. falan. herkes. kendi dünyanın merkeziymiş gibi. bir şeylerden bahsediyor. şimdi burada kasıcam ve bir bok anlatamayacağım. ve sonuç olarak tüm bunlardanşikayet etmiş kız olacağım. o varya çok iğrenç. yani ben niye burada sunayım ki kendimi. diğer salak sosyal paylaşım sitelerinde niye sunduğumu da tam bilmiyorum. yani te ne zaman yazdığım şeyleri silmeye kalkacak kadar da ciddiye alamıyorum. egoist, sıradan boş bir insan gibi görünsem n'olcak. burası ergen blogu gibi görünse n'olcak. niye derdimi anlatayım diye kasıyım ki. anlasanız n'olcak. yani tam olarak düşündüğüm şeyi düşünen biri olduğumu kavrasanız ne. fark eder. ama ben hala kasmaktayım . göründüğü gibi. internette kendimle ilgili her şeyi bir anda yok edebilsem keşke. ya da egomu. yani. pek yok zaten. insanlarla çok vakit geçirdiğimde ya çok ortaya çıkıyor ya da tamamen pısıyor ama. insanlarla vakit geçirmek kötü geliyor! yani o an değil. aslında uyuşmayı da sevmiyorum. ama cidden, normalde ciddiye almayacağım bir şeydi! çünkü . AMAN. ne fark eder. ne düşünüyorsanız onu düşünmeye devam edin.etmeyin ya da. nebileyim. bana ne. uykum var. hoşlanmamam gereken kişiden çok feci hoşlanıyorum. bugün salağın birine cevap verdim, çünkü konu çok aptalcaydı ve benim içinde bulunduğum bir güruhu salak ilan etti. ben de alındım, cizız kırayst, gerçektenon yedi yaşında mıyım, bence on ikide falan kaldım, bazen de o kadar o kadar objektif olabiliyorum ki kendim için endişeleniyorum ama bazen de sadece herkes gibi dan diye atlıyorum ve bu çok korkunç geliyor, yani o kadar çok fikir var ki benimkinin doğru olmasına imkan yokmuş gibi, oysa sadece çok, çok çok zavallıca bir beyana gereksiz bir cevap verdim ve işte benim aşağılık kompleksim böyle bir yazı yazdırdı, tanrım. ergenlik sen tam bir boksun. eğer bu ergenlik değilse hayatımın geri kalanında salinger gibi olacağımı tahmin ediyorum ki bu çok üzücü olmasına rağmen şiirsel olurdu ama benden başka kimse fark etmezdi, bunun da bi' önemi yok. yani sanki, sizin çok güzel , derin bir dünyanız var, HAHA, bok yiyin.

hala yazdıklarımı okuyo mu bilmiyorum ama, larien'e yazdığım yorum sonrası yazılan bütün yorumlar için-benimki dahil- mail kutum dolunca biran OHA YOKSA BEN LARİEN MİYİM AMAN TANRIM. diye düşündüm. EVET. yö oruçfalan tutmuyorum. uyku güzel, uyku gerekli. iyigece.

see more glass dostlar.

holden. güle güle.

ölmedim ben, n'aber?

 o kadar uzun zamandır yazmadım ki şu an bir miktar dehşet içindeyim, muhtemelen kötü bi' kayıt olucak.

bana diğer blogum sırf teması ve adı çok müthişmiş diye izleniyor gibi gelmekte. muhtemelen öyle.

onlarla ilgili her şeyden şikayet etmeyi bi' yana bırakırsam, aslında kimsenin hayatını boşanmış eşiyle geçirmek istemeyeceğini fark ediyorum, ya da sosyoloji falan gibi bir bölümden mezun olduktan sonra ingilizce öğretmenliği yapmanın kimseyi mutlu etmeyeceğini ya da gülerek michelle'le bu yaz norveç'e gidecektik ama paramız yoktu, daha doğrusu benim yoktu o şimdi ingilterede derken bunun anlamının onların anne babasının parası var, sizin yok anlamına geldiğini. muhtemelen benden daha kötü durumdalar.

yarım yamalak bir şey yazmıştım. cidden yarım, o yüzden muhtemelen kötü sayılır ama durmasın öyle boş boş.

*


Akşamüstüydü.


Zayıf birinin beyaz mermerin üzerine düşen gölgesi ismi okumayı zorlaştırıyordu.


Ilık bir akşamüstüydü, ama kız yine de kalın ve siyah bir kapüşonlu giymişti. Üşüyor değildi, kapüşonlu kendini o en kavurucu yaz günlrinden birinde gibi hissetmesine yol açıyor, deli gibi terletiyordu onu ama kız onu çıkarmayacaktı.


*






Zarif olmasını istediğim için işi filmlerde olduğu gibi halletmek istiyordum ama bir mezar taşına bakarak konuşabilmemin imkanı yoktu.


Hem insanlar vardı etrafta.


Bundan nefret ediyordum.


Bir sürü şeyden nefret ediyordum zaten, buraya ilk gelmemin sebeplerinden biri de buydu. Tüm bu nefret ettiğim şeyler arasından yüzmekten sıkılmıştım. Salinger gibi. Yine de doksan bir yaşına kadar yaşamayı becermişti herif! Nasıl yapabilmişti ki, tüm o Budizm ve Zen olayına dalmam mı gerekiyordu? Olsa olsa Franny’den beter hale gelirdim herhalde.


Buraya ne diye gelmiştim ki? Yazarlarla ilgili her şeyin kendileri gibi eşsiz olmasını istiyorsunuz ama hiç de öyle olmuyor, sıradan bir mezarlığın içinde sıradan bir mezarın önünde duruyorum, okurken hissettiğim şeylerden birazını hissetmeyi bekliyorum.


Aslında, tahmin edilebilirdi.


Salinger’ın çok da betimlemeci olduğu söylenemezdi herhalde, diyaloglarla kuruluydu her şey.


Başımı çevirip yandaki mezara baktım, benim yaşlarımda gibi görünen kızın teki mezarın birinin önünde bağdaş kurmuş, daha önce hiç görmediğim derecede kederli bir ifadeyle mezar taşını izliyordu. Yüzü bembeyazdı, upuzun kızıl renk saçları vardı ve gözleri donuk bir maviydi. Üstündeki simsiyah elbisey-

*

Yarım demiştim. Sonda ortaya çıkan kız çok komik oldu. Muhtemelen.